Elbette adımlarını hızlandıranlar vardı. Kimi eli cebinde, kimi sigarasından bir nefes daha çalma telaşında. Derken gökyüzü birden şimşekle konuştu. Ardından bir tane daha… Gök gürledi. İnsanlar çatı altlarına sığındı. Omuzlar kapandı, adımlar sıklaştı.
Ama yağmur güzeldi. Çünkü bu şehir için yağmur yalnızca ıslanmak değildi; bereketti. Sosyal medyada Akşehir Gölü’nün su tuttuğu yazıyordu. Birkaç satırlık haberdi belki ama insanın içini genişletmeye yetiyordu. Kuruyan bir gölün yeniden suya kavuşması… Bu bile başlı başına umuttu. Göl, yalnızca su değil; bir şehrin hafızasıydı.
Ben de yürüdüm. Yağmura aldırmadan… Şehrin en uzak semtinden başlayıp sokak sokak ilerledim. Islak kaldırımlar parlıyordu. Çatılardan süzülen son damlalar, saçak altlarında biriken sular yavaş yavaş toprağa karışıyordu. Yağmur şehri adeta yıkamış, arındırmıştı. Toz gitmiş, renkler belirginleşmişti. Binaların yüzü bile değişmişti sanki.
Şehrin ana caddesi beni “hoş geldin” dercesine açıldı. Yağmur hafiflemişti. Gök gürültüsü susmuş, şimşekler çekilmişti. Yağan su artık yalnızca birikintilerde kendini gösteriyordu. Asfalt gökyüzünü aynalıyor, gri bulutlar yerde ikinci bir gök oluşturuyordu.
Güvendik Pastanesi’nin önünden geçtim. Cam kenarında oturan iki genç sevgili dikkatimi çekti. Sevgili oldukları bakışlarından belliydi. Aralarında kurdukları küçük dünyada dışarıdaki kalabalık yok gibiydi. Yağmurun bıraktığı ıslaklık bile onların yüzündeki sıcaklığı azaltmamıştı. Şehrin bütün karmaşası bir anlığına susmuş, yalnızca gençliğin sessiz güveni kalmıştı.
Birkaç adım sonra kalabalığın içine karıştım.
Kaldırımlar insan seliydi. Omuz omuza yürüyenler, vitrinlere bakanlar, elinde poşetlerle telaşsız dolaşanlar… Yağmurdan sonra şehir sanki yeniden sokağa çıkmıştı.
Yollar ise başka bir manzara sunuyordu. Anıt Alanı’ndan başlayıp yıkılan Sanat Okulu’na kadar araçlar dizilmişti. 24 Ağustos Bulvarı sağlı sollu dolu, ara sokaklar dolu… Kız Meslek Lisesi’nin önü, Atatürk Ortaokulu’nun çevresi, Adliye’nin arkası… Demir yığınları sabırla yer bekliyordu.
Yıkılan Belediye Binası’nın bulunduğu yer otopark.
Sanat Okulu’nun yeri otopark.
Eski Buğday Pazarı’nın alanı otopark…
Bir şehirde boşluk kalmamış gibiydi. Oysa eskiden boşluklar vardı. Meydanlar daha genişti, binalar daha azdı, gökyüzü daha çok görünürdü. Şimdi bakışımız bile araçların arasından geçmek zorundaydı.
Garip bir düşünceye kapıldım. Yağmur az önce bu şehri tertemiz yapmıştı. Taşları, asfaltı, vitrinleri pırıl pırıl bırakmıştı. Ama şehir yalnızca yüzeyinden mi temizlenmişti?
Yağmur, toprağı doyurur. Ama beton susuz kalır.
Belki de bu yüzden gölün su tutması insanı sevindirir; çünkü hâlâ toprağa benzeyen bir yanımızın kaldığını hatırlatır.
Artık yağmur durmuştu. Hava kapalıydı ama aydınlıktı. Pencereler kapalıydı. Küçük çocuklar cam kenarlarından sokağı izliyordu. Ellerinde şemsiyelerle yürüyen insanlar vardı; kimi kapatmaya üşenmiş, kimi yeniden yağacakmış gibi temkinli. Sabahın saat onuydu. İlk telaş geçmiş, gün kendi ritmine kavuşmuştu.
Bir bankın önünde durup kısa bir an etrafı izledim. Islak ağaç yaprakları ağırlaşmıştı. Damlalar zaman zaman düşüyor, kaldırımlarda küçük halkalar oluşturuyordu. Şehir, yağmurdan sonra daha gerçek görünüyordu. Sanki makyajı silinmiş bir yüz gibi.
Akşehir yağmurdan sonra sessizce nefes alıyordu.
Belki göl yeniden dolacaktı.
Belki bazı kuraklıklar sandığımız kadar kalıcı değildir.
Yürürken şunu düşündüm: Şehirler de insanlar gibidir. Zamanla yorulur, kalabalıklaşır, daralır. Ama bazen bir yağmur yeter hem toprağa hem hatıraya su vermeye. Önemli olan, o suyun nereye sızdığını fark edebilmektir.
Islak sokaklarda adımlarımı yavaşlattım. Acelem yoktu. Şehir de acele etmiyordu artık. Yağmur dinmişti ama bıraktığı serinlik hâlâ havadaydı.
Ve ben, Akşehir’in yağmurdan sonraki yüzünde hem bugünü hem dünü birlikte görüyordum. (12/02/2026-Akşehir)





