Geçtiğimiz günlerde bu hesablarımdan yükseköğretim ve üniversite sıralamalarıyla ilgili bir değerlendirmemi paylaştım. Meselenin özünde, gençlerin sadece diploma alarak bir yere varamayacağını, kendilerini geliştirmemeleri halinde o çok övündükleri kağıt parçalarının işsizlik kuyruğunda hiçbir işe yaramayacağını ve farklı alternatifleri dilim döndüğünce anlattım.

Paylaşımımın altına gelen yorumlardan bir tanesi çok ilgi çekici ve adeta eğitim sistemimizin kanayan yarasının röntgenini çeker gibiydi. Bu yorum beni düşünmeye sevk etti ve üniversite sınavına sayılı günler kala bu konuya değinmek ve ailelerde farklı bir bakış açısı oluşturmak istedim.

Aynen şöyle diyordu yorumda:

“Konuşmamız gereken asıl mesele hiçbir gelişmiş ülkede örneği olmayan şekilde bütün liselilerin üniversite kapısına yığan bu sistemin değişmesi. Lise hatta ortaokul seviyesinden itibaren okuma istidadı olmayan öğrencilerin meslek okullarına yönlendirilmesi. Tabi bunun için ilk önce ebeveynlerin çocuklarının birer dahi olduğu fikrini bir yana bırakıp bir kaportacı tesisatçı elektrikçi fayansçı anne babası olmayı sindirmesi gerekiyor. 90 yıllarda mesleğe başladığımızda erbaş erlerin arasında neredeyse tüm mesleklerde yetişmiş eleman bulabiliyorumdum. Şimdi gençler tornavida tutmadan 18 yaşına geliyor.

Bence bu konuda yapılabileceklerle ilgili de bir video hazırlarsınız....”

Aslında memleketin, eğitimin ve geleceğimizin asıl sorunu ve özeti bu değil mi?

Bugün Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, her köşe başında bir fakülte binası görürsünüz. Binlerce genç; iktisat, işletme, mühendislik, kamu yönetimi bitiriyor.

Sonuç?

KPSS kuyrukları, kuryelik yapan mühendisler, markette kasiyerlik yapan öğretmenler...

Peki, madem bu kadar çok üniversite mezunumuz ve "işsizimiz" var; neden sanayide bir tornacı bulunamıyor? Neden evimize çağıracak belgeli, işinin ehli bir elektrikçi, bir tesisatçı ararken kırk takla atıyoruz? Neden o zanaatkarlar bugün bir beyaz yakalıdan, bir genel müdürden çok daha fazla kazanıyor ve daha çok aranıyor?

İçinizden muhtemelen bu bir şehir efsanesi ya da klişe laf diyenler çıkabilir az da olsa. Seslerini duyar gibiyim.

O zaman onlara kötü haber!

Maalesef bu bir klişe ya da efsane değil, aksine ülkenin en acı matematiksel gerçeği. Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve çeşitli sanayi odalarının güncel saha araştırmaları bu acı tabloyu net verilerle ortaya koyuyor aslında. Oto tamir, metal, makine ve kalıpçılık gibi sanayinin kalbi olan sektörlerde çırak ve kalfa açığı %90 seviyesine ulaşmış.

Mevcut ustaların yaş ortalaması ise 60-70 bandında. Bu şu demek: Önümüzdeki 5-10 yıl içinde bu ustalar biyolojik olarak emekli olduğunda, dükkanları devralacak, işi sürdürecek alttan gelen bir jenerasyon (kuşak) maalesef bulunmuyor.

Milli Eğitim Bakanlığı ve MÜSİAD’ın Mesleki Eğitim raporlarına göre ise, Türkiye'de yükseköğretim (üniversite) mezunu genç nüfustaki işsizlik oranı %35'lerin üzerindeyken, Mesleki Eğitim Merkezlerinden mezun olanların istihdam (iş bulma) oranı %88'lerde. Yani piyasada "mavi yaka" ve "ara eleman" kıtlığı yaşanırken, "beyaz yaka" fazlalığı var.

Avrupa Birliği ülkelerine baktığımızda, eğitimin ortaöğretim içindeki Mesleki Eğitim payı %60 civarındayken, Türkiye'de bu oran %35'lerde kalmış durumda. Genç nüfus mesleki eğitime yönlendirilmediği için sanayinin insan kaynağı kurumuş vaziyette.

Peki Neden Bu Hale Geldik?

12 yıllık zorunlu eğitim sistemi ve ailelerin “çocuğum masa başı iş yapsın”, sanayide "üstü başı yağ içinde" çalışmasın düşüncesi yüzünden alttan yeni nesil yetişmiyor. Yani bugün sanayide para var, iş var ama işi yapacak “insan” yok. Çok yakında paramızla bile aracımızı tamir ettirecek, evimize tesisatçı çağıracak usta bulamayacağız.

Çünkü, belki de biz toplum olarak yanıldık. Zihniyetimizi bozduk. Evladının elinin yağlanmasını, tozlanmasını, üretim yapmasını "başarısızlık" sayan bir ebeveyn modeli icat ettik. "Aman oğlum, aman kızım masabaşı bir işin olsun, varsın üç kuruş az olsun" mantığıyla, kollarındaki o asıl cevheri, yani zanaatı söküp attık. Çocukları teorik ezberlerin arasında çürütürken, ellerine bir kez olsun tornavida tutturmadık. 18-20 yaşına gelip de hayata atıldıklarında ise sudan çıkmış balığa döndüler. Ne teoride dahi olabildiler ne de pratikte bir değer üretebildiler.

Açık konuşalım: Bir ülkenin sadece masabaşında oturan kaleme değil; sahada üreten, çarkı döndüren, eliyle taşa toprağa şekil veren insanlara da ihtiyacı var.

Almanya bugün dev bir sanayi ülkesiyse, bunu herkesi üniversite mezunu yaptığı için değil; daha ortaokul çağında çocukları kabiliyetine göre meslek okullarına, zanaata yönlendirdiği için başarmıştır.

Tabii ki madalyonun bir de acı reçetesi var. Sosyal medyada bu konuyu gündeme getirdiğimde, hayatın tam da göbeğinden, piyasanın tozunu yutmuş okurlarımdan çok gerçekçi bir itiraz yükseldi. Muhtemelen sizlerinde aklına geldi bu konu değil mi?. Şöyle diyordu:

"Meslek sahibi ustanın alacağı para asgari ücrettir. Kendine çalışırsan kazanır ama dükkan açarsa batar; kira, elektrik, su, işçi sigortası, stopaj derken ödeyemez, sonra yeniden işçi olur. İşin özü budur." yazmış.

Eğri oturup doğru konuşalım; bu tespitte yerden göğe kadar haklılık payı var. Bugün yüksek vergiler, stopajlar ve fahiş dükkan kiraları esnafımızın belini büküyor, bu yadsınamaz bir gerçek. Fakat meselenin özü, sadece bu ekonomik yüklerin altında ezilmekten ibaret değil.

Bizi asıl vuran şey; "iş" bulmak ile "meslek" sahibi olmak, diploma peşinde koşmak ile "hayat terbiyesi" almak arasındaki o ince çizgiyi toplumca kaybetmiş olmamız. Bu kayıp, beraberinde kronik bir belirsizlik de getiriyor haliyle.

Peki, bu ağır şartlara rağmen bazı ustalar nasıl devleşiyor, bazıları ise neden batıyor?

Bir düşünün; aracınız arızalandığında sanayiye gidip onu kime teslim ediyorsunuz? Tabelası en cafcaflı olana mı, yoksa dürüstlüğüne, zanaatına güvendiğiniz, işini en iyi yapan o tanıdık ustaya mı?

O usta emeğinin karşılığı olarak önüne ne fiyat koyarsa koysun, hakkıdır deyip seve seve vermiyor musunuz?

Demek ki işini hakkıyla yapan, sabreden, müşterisini velinimet bilen gerçek usta için "batmak" neredeyse imkansız. Piyasada tutunamayıp kepenk indirenler genellikle temelden yetişmemiş, işi mutfağında öğrenmeden "biraz anlıyorum" diyerek dükkan açan, zanaatın ruhunu ve müşteri ilişkisini kavrayamamış olanlardır. Şartlar ne kadar çetin olursa olsun; kendini yetiştirmiş, yaptığı işin en iyisi olmayı kafaya koymuş ve işine ahlakını katmış bir ustanın bileğindeki altın bileziği hiçbir ekonomik fırtına koparıp alamaz.

Ayrıca yorumda belirtildiği gibi bugün sanayide asgari ücretle çalışan bir usta yokken, asgari ücrete masa başı iş arayan milyonlarca üniversite mezunu var. Bunu da unutmamak lazım.

Buradan yola çıkarak madalyonun diğer yüzüne, yani üniversite kapısındaki gençlerimize gelelim. Elbette usta olmak, zanaat sahibi olmak çok değerli; ama iyi bir üniversitede okumanın kıymetini de asla göz ardı edemeyiz.

Ancak burada kaçırdığımız çok büyük bir tuzak var: Üniversitenin verdiği diploma tek başına asla yeterli değildir!

Siz ülkenin en prestijli üniversitesini de bitirseniz, eğer kendinizi geliştirmemişseniz o diploma size belki ilk kapıyı açar ama iş sahasına girdiğinizde içinizin boş olduğunu gördükleri an sizi orada tutmaz, kapının önüne koyarlar.

Madalyonun tersi de geçerli; her köşesi "iyi üniversite" olarak değerlendirilmeyen, ilk ona girememiş bir okulda da okuyabilirsiniz. Ama eğer siz kendinizi her alanda yetiştirmiş, tıpkı o çekirdekten yetişen ustalar gibi işin ehli olmuş, mesleğinizin hakkını vererek okumuş ve öğrenmişseniz, adım attığınız her yerde kendinizi ispatlar, başarıya ulaşır ve sıyrılırsınız.

İşte bu yüzden, üniversite sınavı öncesi geleceğini şekillendirme telaşındaki sevgili gençlerimize sesleniyorum: Elbette üniversite ve bölüm seçimi çok önemli; ama gittiğiniz okulun size verdikleriyle yetinmeyin. Yabancı dilden mesleki yeterliliğe, dijital yeteneklerden sosyal becerilere kadar kendinizi her alanda geliştirmeyi unutmayın. Çünkü dışarıda acımasız bir rekabet ve sadece "diploma sahibi" olan binlerce rakibiniz var.

Unutmayın; piyasanın kupkuru bir kağıt parçasına değil, işin ehli olan, işini en iyi yapan nitelikli insana ihtiyacı var!

Buradan birazcıkta anne babalara ve eğitim planlamacılarına seslenmek istiyorum:

Çocuklarımızın sırtına taşıyamayacakları "dahi" gömleklerini zorla giydirmekten vazgeçelim. Onlara sadece diploma peşinde koşmayı değil; üretmeyi, emeği ve bir mesleğin piri olmayı aşılayalım.

Unutmayın; işini namusuyla ve layığıyla yapan bir usta, kendini geliştirmemiş, hayata dokunmamış binlerce diplomalı işsizden bu memleket için çok daha hayırlıdır, çok daha değerlidir.

Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle,