yıl 1915…

boğazın suları kurşun renginde
gökyüzü ağır
rüzgâr sert.

uzakta
demirden şehirler gibi gemiler
gelir
gelir
gelir…

sanırlar ki
bir boğaz geçilecek yalnızca
sanırlar ki
bir şehir düşecek.

oysa karşılarında
yoksul
yorgun
ama başı dik
bir millet vardır.

Anadolu’nun köylerinden
kasabalarından
dağlarından
ovalarından kopup gelen çocuklar.

kimi daha bıyığı terlememiş
kimi annesinin elini son kez öpmüş
kimi cebinde bir dua
kimi kalbinde yarım kalmış bir sevda.

ama hepsinin yüreğinde
tek bir kelime:

vatan.

siperler dar
geceler uzun
barut kokusu rüzgârla karışır.

ekmek bölünür
su bölünür
ama korku bölünmez.

çünkü korkudan daha büyük
bir şey vardır orada:

yaşamak değil
yaşatmak.

ve bir ses yükselir
siperlerin içinden
tarihin içinden:

“ben size taarruzu değil
ölmeyi emrediyorum.”

o an
ölüm geri çekilir biraz
çünkü karşısında
ölümden korkmayan bir millet vardır.

kurşunlar yağar
toprak sarsılır
gökyüzü yanar.

ama bir avuç Anadolu çocuğu
dünyanın en büyük ordularına karşı
göğsünü siper eder.

ve o gün
boğazın suları
tarihin en büyük cümlelerinden birini duyar:

Çanakkale geçilmez.

yıllar geçer…

rüzgâr yine eser
deniz yine dalgalanır.

ama o topraklarda
başınızı eğip dinlerseniz
derinden bir ses gelir:

bir millet
burada
ölümü yenmiştir.

ve biz bugün
bu gökyüzünün altında
özgürce nefes alıyorsak

bilin ki
o nefesin içinde
Çanakkale’nin toprağı vardır.

ve bilin ki
o toprakta
bir milletin kalbi
hâlâ atmaktadır.