Karşıda Postane… Yanında da iki kişi yan yana dursa dirsek dirseğe vereceği kadar küçük, merdiven altı bir loto dükkânı.
Dükkân sahibi eski dost.
Eğildim, bir kolon kupon salladım.
Öyle büyük hayallerim yok. İkramiye çıkacak da kulüp satın alacağım, futbolcu transfer edeceğim falan değil. Bizim neslin değişmez hastalığıdır bu: “Ya tutarsa…”
İnsan yaşlandıkça bu hastalık geçmiyor. Sadece kuponun bedeli değişiyor.
Sonra emektar bisikletin pedallarına asıldım.
Yıl 1980…
Aradan tam kırk altı yıl geçmiş.
Teker döndükçe zihnimdeki eski klasörler de açılmaya başladı. Üstelik bilgisayardaki gibi “dosya bulunamadı” diye bir uyarı da vermiyorlar. Patır patır yere dökülüyorlar.
Sinemalar Caddesi’ne kıvrıldım.
Vitrinlere gözüm takıldı. Sararmış vesikalıklar, eski afişler, kitaplar…
Derken gözüm Otelci Mustafa Gündoğar Ağabeyimizin kapısına kaydı.
Bir an, sanki yine oradaydı.
Sandalyesine oturmuş, gazetesini okuyordu.
1925 yılında İsmet Paşa İlkokulu’nun bahçesinde Atatürk’e selam durmuş koca çınar…
İnsan bazı insanları görünce yaşını hatırlıyor.
Bazılarını görünce de memleketin yaşını.
Mustafa Ağabey de öyleydi.
Mekânı cennet olsun.
Zaten bizim bu memlekette bir bisiklet tekeriyle bir sokak tabelası yan yana gelmeye görsün; insanı alıp tarihin ortasına fırlatıyor.
Anıt Alanı’na doğru ilerledim.
Yollara zift dökülmüş.
Kırk altı yıl önce de aynı manzara…
Zift cıvık, hava sıcak, toz her yerde.
Bisikletin tekerleri zifte bata çıka ilerliyor. Yolun kenarında silindirin patpatı…
Ben mi bisiklete biniyorum, bisiklet mi beni geçmişe götürüyor, bir yerden sonra insan onu da anlayamıyor.
Neyse, Uğur Sineması’nın önüne kadar gelebildim.
Kasetçi Metin…
Marangoz Suat Ağabey…
Bir de hafızanın çıkardığı başka isimler.
Beyin desen değil, mübarek nostalji müzesi.
Tam o sırada arkamdan bir ses:
“Başkan!”
Ayağımı yere koydum.
Döndüm.
Bizim 1980’deki Ticaret Lisesi’nin sınıf başkanı…
Hani “Ben Sanat Okulu’na geçeceğim” deyip giden ağırbaşlı çocuk.
Kırk altı yıl sonra karşıma çıkmış.
“Gel başkan, bir çay içelim,” dedim.
Kahvehanede karşı karşıya oturduk.
Ne konuşacağını şaşırıyor insan.
İkimiz de okumuşuz.
Koca koca adamlar olmuşuz.
Ama benim gözümde o hâlâ lise birin efendi sınıf başkanı.
O da yazılarımı okuyormuş.
Beğendiğini söyledi.
Sağ olsun.
İnsan bazen kırk altı yıl sonra karşılaştığı bir arkadaşından bir “beğendim” sözü duyuyor ve lise sırasındaki hâline geri dönüyor.
Bir çay içtik.
Biraz konuştuk.
Sonra kısa bir helalleşme…
Vedalaştık.
Tekrar bisikletin selesine oturdum.
Pedala bastım.
Teker döndü.
Zaman aktı.
Meğer hayat dediğimiz şey de böyle bir şeymiş.
Biraz yol…
Biraz toz…
Biraz zift…
Biraz eski dost…
Biraz hatıra…
Sonra insan dönüp bakıyor; kırk altı yıl geçmiş.
Biz hâlâ pedal çeviriyoruz.
Belki de bütün mesele bu.
Teker dönüyorsa, hayat da henüz bitmemiş demektir.
Not: Akşehir’deki İsmet Paşa Mektebi, 1922–1926 yılları arasında bu adla eğitim vermiştir. Anlatıda geçen 1925 tarihi ve Atatürk’le ilgili bölüm, anlatıcının hatırasına dayanmaktadır.





