Eskiden Akşehir’in bir su şehri olduğu söylenirmiş. Sultan Dağının şurasından burasından; yerli halk tabiriyle; büngüldiyen, yani bir nevi kaynayan suları Akşehir’in 8 km kuzey doğusundaki göle kavuşabilmek için coşarcasına akar gidermiş. Akşehir Gölü geçmişte halk arasında, Akşehir Denizi, Maruf Deryası, Maruf Gölü diye de anılırmış.

Antik dönemde Frigya bölgesinde bahsi geçen; güneyinde Philomelion’un (Akşehir’in) yer aldığı “Quarante Martyres = Kırk Aşıklar Gölü” denilen bir göl, Akşehir Gölü...

Göle giden yollardan biri üzerinde, Kozağaç köyünün girişine yakın bir noktada, demiryolunun kıyısında “Yedi Pınar” adı verilen ağaçlık bir alan bulunurdu. Burası, o dönemin insanları için adeta masalsı bir mekandı. Yerden buz gibi kaynak suları fışkırır, yöresel tabirle büngüldeyerek akardı. İnsanlar bu serin suların etrafında toplanır, oturur, dinlenir; hem sohbet eder hem de “Yedi Pınar”ın berrak suyundan içip çaylarını demlerlerdi.

Benim için “Yedi Pınar”ın ayrı bir yeri vardı. Pazar günleri dedemin bahçesine gittiğimizde topladığım erikleri büyük külahlara doldurur, satmak için buraya getirirdim. Çocukluk heyecanımın ve emeğimin küçük bir karşılığı olurdu bu. Arada bir, hemen yanı başımızdan, ardı ardına dizilmiş vagonlarını sürükleyen kara tren geçerdi. O keskin düdüğünü kesik kesik öttürerek adeta çığlık çığlığa geçen tren, ürkütücü, bir o kadar da büyüleyici bir manzara sunardı oradaki herkese.

Bir diğer uğrak yerimiz ise Engili Köyü’nün yanındaki koruluk alandı. Sıklıkla pikniğe gidilen bu güzel mekânın ortasından tertemiz bir çay akardı. Ağaçların gölgesinde serinlik bulan bu koruluğun hemen yukarısında ise dağdan gelen suların gücüyle çalışan, atadan dededen kalma un değirmenleri yer alırdı. Bu değirmenler, sadece buğday öğüten yapılar değil; geçmişin emeğini, üretimini ve yaşam biçimini bugüne taşıyan sessiz tanıklardı.

Ne yazık ki bugün o günlerden geriye pek az şey kaldı. Ne o coşkuyla kaynayan pınarlar var artık, ne de un öğüten o eski değirmenler…

Akşehir Gölü, sularının çoğunu Bolvadin’in 8 kilometre doğusundaki Eber Gölü'nden aldığından Akşehir Gölü'ne; küçük Eber’in büyük havuzu denmekteydi. Eber ise Afyon ve Tiras Dağlarının sularıyla beslenirdi. Gerek Eber ve gerekse Akşehir Gölü'nün sazlıklarla kaplı önemli bir bölümü bataklık bir havzadan oluşmaktaydı. Gölün sazlık olmayan, durgun suyun bulunduğu açık alana ise yerli halkın söylemiyle “aynalık” denirdi.

Sultandağı'nın doğu eğiminden göle yönelen İshaklı, Dereçine, Kırca, Deliçay, Ulupınar, Nadir, Akşehir (Tekke Çayı), Bermende, Engili, Elfiras, Adrian çay ve dereleri ile sel suları Akşehir Gölü'ne doğru akar dururdu.

Çay, Yakasinek, Deresinek, Gedil Dereleri ile beslenen Eber Gölü'nün suları kabarıp yükseldiğinde suyunun fazlasını 17,5 km'lik doğal bir kanal ile doğusunda ki Akşehir Gölüne vermekteydi.. Bu kanalın üzerinde iki köprü bulunurdu. Birisi hemen Eber’in yanı başında ki Tahta Köprü, öbürü de 10 km doğusunda Akşehir Gölünün ağzındaki Taş Köprü'dür. Eber’den gelen ve bir zamanlar özellikle bahar mevsimlerinde bir deveyi bile sürükleyebilecek kadar çoğalan sular bu köprülerin altından Akşehir Gölü'ne akıp giderdi. Şimdilerde Eber ile Akşehir Gölü'nün doğal bağlantısının kesildiği söyleniyor ...

Göl suyu hemen hemen her bölümünde aynı tatlılıktadır. Gölde yetişen tatlı su balıkları da cinsleri dolayısıyla bunu açıkça ortaya koymaktadır. Göl üzerine 1930'larda araştırma yapan yabancı bilim insanı Wenzel H.'nin [1] gölün kuzey kısmında bir yerde çok az da olsa tuz çıkarıldığına ilişkin bir tespiti vardı. Nitekim Akşehir Gölünün kapalı bir göl olması ve buharlaşmanın da etkisiyle, orta kesimlerde ve kuzeydoğusunda tuzlanmaya dair belirtiler görülmüştür...

Kıyılardan göle karışan tatlı su kaynaklarının bolluğu, kıyılarda ki suyun tatlılaşmasını sağlardı. Gölün içinde, dipte kaynayan tatlı su kaynaklarının olduğu da anlatılmaktadır. Özellikle yağış ve nemin yüksek olduğu yıllarda, balıkçıların anlattıklarına göre; tabandaki bazı tatlı su kaynaklarının yerleri, göl yüzeyinde hareketlilik ve kabartı ile belirir, yerini iyice belli edermiş. Balıkçıların bildiği göldeki bazı noktalarda bir- bir buçuk metre uzunluğundaki bir kamışla dipten gelen tatlı su kaynağından iyi ve soğuk su içilebildiği anlatılmaktadır[2].

Günümüzde Akşehir Gölü'nün giderek kuruduğundan söz etsekte, İbrahim Hakkı Konyalı’nın 1945’te yayınlanan “Akşehir Tarihi” adlı kitabında, gölün 1928, 1935 ve 1937 yıllarında da tamamen kuruduğundan söz edilmektedir. Tabi o günün koşulları ile günümüzün iklimsel koşullarını bir tutmamalı. Göl 1928’de tamamen kuruduğunda arabaların gölün tam ortasından tozu dumana katarak karşı tarafa gidip geldiklerinden bahsediliyor. Göl kuruduğu ve çekildiği zamanlar çevredeki köylüler kuruyan yerdeki toprağı ekip biçiyorlar. Burada özellikle pancar, kavun ve karpuzun o dönemlerde çok iyi yetiştirildiği anlatılıyor. Göl, zamanla yoğunlaşan yağış ve doğal sirkülasyonla tekrar dolar ve eski yataklarını bile aşar. İbrahim Hakkı Konyalı, kitabının Akşehir Gölü'ne dair 193. Sayfasındaki dip notta; Akşehir Gölü ile ilgili önemli bilgi ve bulguları dönemin Akşehir Belediye Başkanı Mustafa Şarlak’ın göl ile ilgili yaptığı incelemeye ilişkin kıymetli notlarından yararlanarak hazırladığını belirtmektedir.

O dönem Eber ile Akşehir Göllerinin bataklık kısımlarında sıtmaya neden olan sivrisineklerin yoğun bir şekilde üremesi, sıtmanın özellikle göle yakın çevre köylerde yayılmasına ve olumsuz etkiler bırakmasına yol açmaktaydı. Sıtma nedeniyle ülke genelinde doğumlar azalmakta, çocuk ölümleri artmakta sıtmalı anne babanın çocuklarında bedensel ve ruhsal gerilikler yaşanmakta ve sakatlıklar görülmekteydi.