Göle giden yollardan biri üzerinde, Kozağaç köyünün girişine yakın bir noktada, demiryolunun kıyısında “Yedi Pınar” adı verilen ağaçlık bir alan bulunurdu. Burası, o dönemin insanları için adeta masalsı bir mekandı. Yerden buz gibi kaynak suları fışkırır, yöresel tabirle büngüldeyerek akardı. İnsanlar bu serin suların etrafında toplanır, oturur, dinlenir; hem sohbet eder hem de “Yedi Pınar”ın berrak suyundan içip çaylarını demlerlerdi.

Benim için “Yedi Pınar”ın ayrı bir yeri vardı. Pazar günleri dedemin bahçesine gittiğimizde topladığım erikleri büyük külahlara doldurur, satmak için buraya getirirdim. Çocukluk heyecanımın ve emeğimin küçük bir karşılığı olurdu bu. Arada bir, hemen yanı başımızdan, ardı ardına dizilmiş vagonlarını sürükleyen kara tren geçerdi. O keskin düdüğünü kesik kesik öttürerek adeta çığlık çığlığa geçen tren, ürkütücü, bir o kadar da büyüleyici bir manzara sunardı oradaki herkese.

Bir diğer uğrak yerimiz ise Engili Köyü’nün yanındaki koruluk alandı. Sıklıkla pikniğe gidilen bu güzel mekânın ortasından tertemiz bir çay akardı. Ağaçların gölgesinde serinlik bulan bu koruluğun hemen yukarısında ise dağdan gelen suların gücüyle çalışan, atadan dededen kalma un değirmenleri yer alırdı. Bu değirmenler, sadece buğday öğüten yapılar değil; geçmişin emeğini, üretimini ve yaşam biçimini bugüne taşıyan sessiz tanıklardı.

Ne yazık ki bugün o günlerden geriye pek az şey kaldı. Ne o coşkuyla kaynayan pınarlar var artık, ne de un öğüten o eski değirmenler…

Akşehir Gölü, sularının çoğunu Bolvadin’in 8 kilometre doğusundaki Eber Gölü'nden aldığından Akşehir Gölü'ne; küçük Eber’in büyük havuzu denmekteydi. Eber ise Afyon ve Tiras Dağlarının sularıyla beslenirdi. Gerek Eber ve gerekse Akşehir Gölü'nün sazlıklarla kaplı önemli bir bölümü bataklık bir havzadan oluşmaktaydı. Gölün sazlık olmayan, durgun suyun bulunduğu açık alana ise yerli halkın söylemiyle “aynalık” denirdi.

Sultandağı'nın doğu eğiminden göle yönelen İshaklı, Dereçine, Kırca, Deliçay, Ulupınar, Nadir, Akşehir (Tekke Çayı), Bermende, Engili, Elfiras, Adrian çay ve dereleri ile sel suları Akşehir Gölü'ne doğru akar dururdu.

Çay, Yakasinek, Deresinek, Gedil Dereleri ile beslenen Eber Gölü'nün suları kabarıp yükseldiğinde suyunun fazlasını 17,5 km'lik doğal bir kanal ile doğusunda ki Akşehir Gölüne vermekteydi.. Bu kanalın üzerinde iki köprü bulunurdu. Birisi hemen Eber’in yanı başında ki Tahta Köprü, öbürü de 10 km doğusunda Akşehir Gölünün ağzındaki Taş Köprü'dür. Eber’den gelen ve bir zamanlar özellikle bahar mevsimlerinde bir deveyi bile sürükleyebilecek kadar çoğalan sular bu köprülerin altından Akşehir Gölü'ne akıp giderdi. Şimdilerde Eber ile Akşehir Gölü'nün doğal bağlantısının kesildiği söyleniyor ...

Göl suyu hemen hemen her bölümünde aynı tatlılıktadır. Gölde yetişen tatlı su balıkları da cinsleri dolayısıyla bunu açıkça ortaya koymaktadır. Göl üzerine 1930'larda araştırma yapan yabancı bilim insanı Wenzel H.'nin [1] gölün kuzey kısmında bir yerde çok az da olsa tuz çıkarıldığına ilişkin bir tespiti vardı. Nitekim Akşehir Gölünün kapalı bir göl olması ve buharlaşmanın da etkisiyle, orta kesimlerde ve kuzeydoğusunda tuzlanmaya dair belirtiler görülmüştür...

Kıyılardan göle karışan tatlı su kaynaklarının bolluğu, kıyılarda ki suyun tatlılaşmasını sağlardı. Gölün içinde, dipte kaynayan tatlı su kaynaklarının olduğu da anlatılmaktadır. Özellikle yağış ve nemin yüksek olduğu yıllarda, balıkçıların anlattıklarına göre; tabandaki bazı tatlı su kaynaklarının yerleri, göl yüzeyinde hareketlilik ve kabartı ile belirir, yerini iyice belli edermiş. Balıkçıların bildiği göldeki bazı noktalarda bir- bir buçuk metre uzunluğundaki bir kamışla dipten gelen tatlı su kaynağından iyi ve soğuk su içilebildiği anlatılmaktadır[2].

Günümüzde Akşehir Gölü'nün giderek kuruduğundan söz etsekte, İbrahim Hakkı Konyalı’nın 1945’te yayınlanan “Akşehir Tarihi” adlı kitabında, gölün 1928, 1935 ve 1937 yıllarında da tamamen kuruduğundan söz edilmektedir. Tabi o günün koşulları ile günümüzün iklimsel koşullarını bir tutmamalı. Göl 1928’de tamamen kuruduğunda arabaların gölün tam ortasından tozu dumana katarak karşı tarafa gidip geldiklerinden bahsediliyor. Göl kuruduğu ve çekildiği zamanlar çevredeki köylüler kuruyan yerdeki toprağı ekip biçiyorlar. Burada özellikle pancar, kavun ve karpuzun o dönemlerde çok iyi yetiştirildiği anlatılıyor. Göl, zamanla yoğunlaşan yağış ve doğal sirkülasyonla tekrar dolar ve eski yataklarını bile aşar. İbrahim Hakkı Konyalı, kitabının Akşehir Gölü'ne dair 193. Sayfasındaki dip notta; Akşehir Gölü ile ilgili önemli bilgi ve bulguları dönemin Akşehir Belediye Başkanı Mustafa Şarlak’ın göl ile ilgili yaptığı incelemeye ilişkin kıymetli notlarından yararlanarak hazırladığını belirtmektedir.

O dönem Eber ile Akşehir Göllerinin bataklık kısımlarında sıtmaya neden olan sivrisineklerin yoğun bir şekilde üremesi, sıtmanın özellikle göle yakın çevre köylerde yayılmasına ve olumsuz etkiler bırakmasına yol açmaktaydı. Sıtma nedeniyle ülke genelinde doğumlar azalmakta, çocuk ölümleri artmakta sıtmalı anne babanın çocuklarında bedensel ve ruhsal gerilikler yaşanmakta ve sakatlıklar görülmekteydi.

Sıtmayla mücadelede, toplumsal kalkınma için sağlıklı nesillere ihtiyaç duyuluyordu. [3] Bu yüzden de radikal önlemler alınması gerekliydi ve gölün kurutulması ve hatta kod farkının uygunluğu gözetilerek en yakın mesafeden açılacak bir tünel ya da kanal ile göl suyunun Cihanbeyli Ovasına, oradan da Sakarya'ya akıtılmasına dair ilginç projeler üretilmişti. Akşehir Gölü'nün Sakarya Ovasına mesafesi 80-90 km civarındadır. Yapılan ölçümlerde Sakarya Ovasının rakımının gölün rakımından 200 metre aşağıda olduğu tespit edilmişti. En aşağı yapılan bir hesapla binde 2,5 oranında bir meyil olduğu anlaşılmıştı. Buradan Sakarya Ovasına pek ala bir kanal açılabileceği düşünülmüşse de (Akşehir tarihi, İ. Hakkı Konyalı. Sayfa 197) bunların hepsi düşüncede kalır ve süreç içerisinde sıtmayla mücadelede başarıya ulaşılır ve bu projeden vazgeçilir. Sıtmanın insanları kırdığı o yıllarda, köylüler Akşehir Gölü için “göl bizi zehirliyor” diye söylenip durmuştur...

Bir zamanlar Akşehir Gölü’nün su kaynaklarından biri olan Eber Gölü'de günümüzde can çekişmekte olup göldeki kirlilik oranı giderek artmaya başlamıştır. Akşehir Gölü'de bu kirlenmeden fazlasıyla nasibini almıştır. Aşırı su kullanımına bağlı olarak yeraltı su kaynaklarında ki çekilme ve gölleri besleyen derelere irili ufaklı yapılan barajlar, atık suların yol açtığı deformasyon ve son yıllarda bunlara eklenen iklim değişikliği ve benzeri etkenler, sadece Akşehir Gölünü değil Anadolu'nun bütün göllerini tehdit eder hale gelmiştir. Sözün kısası, bir zamanlar ilçenin doğal zenginliklerinden biri olan göl artık yok. Son yağışlarla göl haznesinin dolmaya başlaması herkesi sevindirse de mutlaka kalıcı radikal çözümler üretilmesi ve hayata geçirilmesi gerekmektedir...

Akşehir Gölü, 1945’ ten 1969' a kadar yaklaşık 350 km2 büyüklüğündeydi. 1993'de ise yaklaşık 177 km2'ye düştü. 2009 yılında artan yağışlar sonucu, gölün açık su alanında flamingolar yeniden sürüler oluşturmaya başlamıştı. Ancak kurak geçen mevsimlerde sazlık alan tamamen kurudu. İyice küçülen açık su alanında üreyemeyen flamingolar ise başka alanlara göç ettiler...

Oysa Akşehir Gölü ve ekolojik çevresinin bir zamanlar ne kadar verimli olduğuna ve hatta nadide göçmen kuşların ürediği, geliştiği ekolojik bir habitat alanı içinde varlıklarını sürdürdüklerine herkes şahitti. Akşehir kaymakamlarından Bereketzade İsmail Hakkı Bey‘de konu hakkında çok ilginç gelebilecek anlatımında; Akşehir Gölü'nde de Beyşehir Gölü'nde olduğu gibi derisinden kadın eldiveni yapılan bir çeşit kuş bulunduğundan, bunun için de buralara hususi avcıların geldiğinden bahsetmektedir[4].

O zamanlar gölde barınan kuş cinsleri ise; kaz; cıllık, kemboş, cibil, meke, yeşil, kıl kuyruk ve kepçeli cinslerinden ördekler; büyük kursaklı saka, kuğu, balıkçıl, kara kuş, maya, dalgıç, kızlar kuşu, angut ve mezgeldek isimli kuşlardı. Akşehir’de çokça bulunan, göle yakın sahada ve karada yaşayan kuş türleri ise; turna, keklik, bağırtlak, sığırcık, çaylak, bıldırcın, sarı asma, kara tavuk, helvacı(bahçe tavuğu), kakaç, alıkabak, üveyik, dillitoy, viyyik, ibibik, ve bülbüldü. Günümüzde ise kuş türlerinde ki çeşitlilik büyük oranda azalmış durumda ne yazık ki...

Ferruh Sanır’ın “Sultan Dağlarından Sakarya’ya ve Akşehir” kitabı sayfa 52’de yer verdiği göldeki balık üretimiyle ilgili resmi veriler gerçekten dikkate alınmaya değer nitelikte. Resmi kayıtlara göre, 1945 yılında Akşehir Gölü'nden yılda 120 ton, Eber Gölü'nden ise 150 ton kadar balık çıkarılır. Aynı yılda artırma yoluyla balık avını üzerine alanlar devlete önemli paralar verirlermiş. Gerçekte ise Akşehir Gölü'nden bir yılda elde edilen balığın 300 tona çıktığı da söylenmektedir. Balıkların sazlar arasında saklanması, sazlar arasında ağ ve ığrıp kullanılamaması avlamadaki tonajın daha düşük kalmasına yol açarmış. Özellikle bol yağışlı ve bu yüzden gölün havzasının daha yaygın olduğu yıllarda balıkların daha geniş bir alana yayılmaları dolayısıyla avlamadaki verim daha düşük olurmuş. Balığın türünü devam ettirebilmesi ve çoğalabilmesi bakımından göl havzasının bu yapısallığı, bir bakıma doğadaki bu denge, balıktan yana tercihini ortaya koymuş bir zamanlar. Akşehir ve Eber Gölü'nden elde edilen balığın önemli bir kısmı satılmak üzere iç piyasaya yönlendirildiği gibi, daha karlı görüldüğü içinde daha büyük bir bölümü de soğuk hava tertibatlı vagonlarda buzla beslenerek Ortadoğu’ya, ağırlıklı olarak Suriye, Lübnan ve Filistin’e gönderilirmiş.

Eber ve Akşehir Gölü'nün en verimli olduğu zamanlarda balıkların rekoltesinin yüksekliği, Eber ve Akşehir gölü mültezimleri arasında oluşan rekabetten dolayı ihtilaflara bile sebep olmuş, karşılıklı olarak olmayacak eylemlerde bulunulması, şikayetler vs derken yaşanan bazı olaylar mahkemeye intikal ederek davaya konu olmuştu. Dönemin gazete manşetlerinde haberleri de çıkmıştı. O günlerin güncel gazetelerinden Son Posta gazetesinin 29 Mayıs 1950 Tarihli sayısında, Bolvadin kaynaklı çıkan haberde, özetle; Akşehir Belediye Başkanı ve göl mültezimi Bay Tacettin'in kendinden yana bir tavırla, 37 m. uzunluk ve 3 m. genişliğinde bir ağ tedarik etmek suretiyle göle açılan Taşköprü Köyü yakınında mecrayı (kanalı) kapadığı ve bu suretle Akşehir Gölü'ndeki balıkları hapsederek dolaşımını engellediğinden ve bunu öğrenen Eber Gölü mültezimi Ali Saçan'ın da durumu Maliyeye bildirerek ağın aranmasını talep etmesiyle mahalline giden görevli heyetin mecra içine gizli olarak kurulan ağı bularak tespit altına aldıklarından, bunun neticesinde de Eber Gölü mültezimi Ali Saçan'ın hukuk mahkemesine tazmin davası açtığından, bahsedilmekteydi.

Haberden de anlaşılacağı üzere, her iki gölün arasında bulunan dolaşıma açık bir kanalın varlığının herhangi bir ihtilafa sebep olabileceği hususu, ne yazık ki ihale öncesinde yetkililerce dikkate alınmamıştı...

Bir zamanlar Akşehir Gölü'nden sazan, yılan diğer adıyla turna ve akbalık çıkardı. Çocukluğumda ben de, özellikle boyu bir metreyi bulan, o klasik sazan balığının tadına bakabilme şansına erişenlerden biriyim. Şimdilerde tadına doyulmaz o sazan balığının nesli tükendi ne yazık ki. O zamanki sazan balığının günümüzde ki aynalı sazan ve çapak türü ile görsellik ve lezzet bakımından benzerliği yoktu. Özellikle mevsimin kışa çaldığı zamanlar sazan balığı zamanıydı. Babam eve her sazan getirdiğinde, annem pişirilmek üzere parçalara ayırdığı balığı yağlayıp tuzlayarak bakır tepsiye dizer, yanına da dilimlediği patatesleri koyarak üzerine salçalı sosunu bolca gezdirir ve fırına götürülmeye hazır hale getirirdi. Bakır sinideki sazan balığını Fırıncı Hayriye Teyze’ye götürme görevi bana aitti. Böylesi anlarda eve eş, ahbap, dost veya akrabadan birileri mutlaka çağrılırdı. Doğal olarak fırından sonra hemen eve uğrar, balık daha pişmeden önce, elimde bakır sahan ve annemden gizli yanıma aldığım çay kaşığıyla(yolda tadına bakmak için) tahinli cıvık helva almaya Arasta’ya doğru yol alırdım...

Turna balığını yediğimiz de olurdu. Lakin Turna'yı Efendi'de yemek bir ayrıcalıktı. Efendi’nin Hıdırlık’ta ki orta gazinosuna ya da Dağ Oteli’ne arada bir yemeğe gittiğimizde, turna şişi çok sevdiğimizden, menüde olup olmadığını mutlaka sorardık. Özellikle Efendi’de göl balığı layığıyla pişirilir lezzetiyle insanların damağında iflah olmaz bir tat bırakırdı. İnce kılçığını bir güzel ayıklayarak turnanın şişini ızgarada hakikaten pek bir güzel pişirirlerdi. Bir zamanlar Akşehir'in bu tür nadide içkili lokantalarında göl balıkları üzerine son derece gelişmiş, damaklara hitap eden bir yeme içme kültürü vardı. Hele sazan balığı yumurtasının salamurasından son derece güzel bir tarama yapılırdı ki; sazan havyarı sofraların vazgeçilmez mezesiydi...

Önce Turna balığı yok oldu gitti.Turnanın nesli sazandan da önce tükendi. Ardından bizim bildiğimiz, ansiklopedi sayfalarında yer alan, eskilerin klasik sazan balığı...

Bu güzelim yerel balıkların türünün yok olmasında bir zamanlar ihraç sevdasına düşülen kerevit ekimi de etken olmuştu. Sonradan yapılan araştırmalar göstermiştir ki; kerevit ekimi ile göldeki ekolojik dengenin kerevit lehine bozularak balık türlerinin yok olması söz konusu olmuştur. Üretim amacıyla göle bırakılan kerevitler balık yumurtalarını yiyerek göldeki balık popülasyonunun çoğalmasını önlemiş, aksine azalmasına neden olmuştur. Aynı sorun diğer göllerde de yaşanmış hatta Kars' taki Çıldır Gölü'nde bile kerevit ekiminden duyulan rahatsızlık yöre halkı tarafından sürekli dile getirilmiştir. Oysa antik dönemlerin söylemiyle, “Kırk Aşıklar Gölü” diye adlandırılan ve bölgeye sağladığı nispi nem ve mikro klima etkisi ile aynı zamanda meyveciliğin de gelişmesinde, özellikle o yöreye has farklı kiraz üretiminin oluşmasına katkı sağlayan Akşehir Gölü'nün bereketiyle, gölden çıkan balıkları ve sazdan üretilen hasır ve poyraların satışı geçimlerini sağlayan nice köylüye gelir kapısıydı. Çarlık Rusyasından kaçıp Akşehir Gölünün doğu kıyısına yerleşmiş olan Don Kazaklarının kurduğu Kazak Köyü’de bu duruma bariz bir örnekti. Kazaklar balıkçılıkla uğraşır, yaşamlarını rahat bir şekilde sürdürürlerdi...

Ferruh Sanır, Halkevi Başkanlığının isteği üzerine, kitap çalışması için geldiği memleketi Akşehir coğrafyasında yaptığı keşif ve incelemeler sırasında, Akşehir Gölü ve çevresinde, Akşehir Ovası'nın bazı yerlerinde eski bir yolu andıran kumluk ve çakıllık şeritler bulunduğunu ve bunların üzerinde ekilen tahılın iyi ürün vermediğini görür. Kimin tarlasından geçiyorsa bu şeridin cılız ve etrafındakinden en erken sararan bitkileri ile kolaylıkla tanınıp takip olunduğunu farkeder. Bu tür çorak sayılabilecek yerler eski göl sekisinin daha eski, belki de en eski kıyılarıydı. Dalgalar gölün havzasına göre oluşan kıyı kenar hattını, vaktiyle taşıdığı çakıl ve kumlarla kaplamıştı. Zamanla sular çekilince, halk bu kumluk, çakıllı şeride batıl bir inançla "iblis yolağı" (yani şeytanın geçmiş olması dolayısıyla bereketsiz kalmış yol) diyordu. İblis yolağını ilk defa Gürnez köyünde Muhtar İsa oğlu Sefer Dündar'ın tarlasında görürler. Yolak dışındaki sahada yassı çakıl hiç bulunmadığı halde yolağın üzerinde kumla karışık pek çok çakıltaşı vardır ve toprak yok denecek kadar azdır. Muhtar'ın anlattıklarına göre, iblis yolağı üzerinde yalnızca şeker pancarı çok iyi yetişiyordu. İkinci bir iblis yolağı da köyün kuzeyinde vardı. Bir diğeride Eğrigöz'le Mellez arasında Kara Höyük, Atsız yolunun kesiştiği yerdeydi...

Akşehir Gölü, Sultan Dağlarından inen mevsimlik ve sürekli akarsularla, göl çevresindeki akiferlerin yeraltı suyu akımı ile ve göl alanına düşen yağışlarla beslenmektedir. Boşalımı ise, göl yüzeyinden buharlaşma ve sulama amacıyla alınan sularla olmaktadır. Gölün geçmişte Taşköprü Çayı vasıtasıyla Eber Gölü ile olan bağlantısı, Eber gölü çıkışına DSİ'nce inşa edilen regülatör ve sulama kanalları ile kesilmiştir. Kaçak kuyular, kuralsız sulama teknikleri, göletler ve gölü besleyen nehirlerin üzerine inşa edilen bent tipi yapıların tamamı Akşehir Gölü'nün kurumasına neden olmuştu. Göl kayboldukça, bölgenin ekosistemi de değişmişti. 2009 yılında göl havzasının yaklaşık 30 km2 alana kadar düştüğü gözlenmiştir...Şimdilerde ise göl yatağı kurumuş ve çatlamış toprağıyla suya aç, suya muhtaç bir görüntü sergiliyor...

Akşehir Gölü, yıllar öncesinde can çekişmeye başlamıştı, belki hayata döner diye çaresizce umut ediyor bekliyorduk. Olmadı, iflah olmadı. Sadece göle dair yaşanmışlıklar, hatıralar kaldı belleklerde. Belki de gölü yakından tanıyan köylü balıkçıların dediği gibi, göl kendi kendine yok olmadı, biz gölün yolunu, yönünü yok olması için bir şekilde değiştirdik...

Göle dair belagat yüklü söylemleri hala daha özlemle üretmeye devam etti, göle kıyısı olan köylerde yaşayanlar. Göle olan sevdaları hiç bitmedi. Geriye ise, yüreklerde çaresizliğin acısı, göle dair yaşanmış anılar bir de çekilmiş fotoğraflarla, içimizde büyüyen bir özlem kaldı...

Bir zamanlar göl kıyısında oynayan Tipi köylü çocuklardan biriydi Ahmet Balkan ve göle dair hissettiklerini şöyle betimliyordu;

"Sabahları güneş suyun üzerine eğildiğinde, yüzey cam gibi parlar, gökyüzü göle değil de göl gökyüzüne karışırdı sanki. Taşköprü’den Sorkun’a, Alanyurt’tan Gölçayır’a kadar uzanan köyler, onun kıyısında kendi hikâyelerini yazardı. Çocuklar sazlıkların arasında saklambaç oynar, balıkçılar sabahın ilk ışığıyla suya açılır, göçmen kuşlar gökyüzünü siyah beyaz bir buluta çevirirdi..."

KAYNAKÇA

[1] Wenzel H., Sultan-Dagh und Akschehir-Ova, Eine Iandeskudliche Untersuchung İm İnneranaolien.Kiel 1932

[2] Sultan Dağlarından Sakarya’ya ve Akşehir, Ferruh Sanır,

[3] Türkiye’de Sıtma Mücadelesi,Fatih Tuğluoğlu, Aksaray Üniversitesi Fen Edebiyat

[4] Akşehir Tarihi- İbrahim Hakkı Konyalı-1945