Oysa çoğu zaman sadece alışkanlıklarını takip eder.
Sabah alarm çalar. İlk refleks düşünmek değil, telefona uzanmaktır.
Henüz gözler tam açılmadan sosyal medya açılır. Kim ne paylaşmış, kaç mesaj gelmiş… Gün daha başlamadan yön belirlenmiştir bile.
Özgürlük sandığımız şey çoğu zaman tanıdık bir tekrar döngüsüdür.
Felsefe bunu basitçe tanımlar:
İnsan, vazgeçemediklerinin toplamıdır.
Bunu görmek için uzağa bakmaya gerek yok.
Toplantıda telefonu sessize alan ama masanın üstüne ters koyamayan kişi…
“Bir şey kaçırırım” diye her titreşimde ekrana bakan öğrenci…
Akşam eve gelince “sadece 10 dakika” diye açtığı videolardan iki saat sonra kalkabilen biri…
Mesele iletişim değil; bağımlılıktır.
Bir insan, attığı mesaj geç cevaplanınca huzursuz oluyorsa,
paylaştığı fotoğraf az beğeni alınca morali bozuluyorsa, başkasının yüzündeki ifadeye göre gününün rengi değişiyorsa…
Orada sevgi değil; güç devri vardır.
Bir çalışan düşünün:
Patronu işten sonra mesaj attığında cevap vermezse suçluluk hissediyor.
İzin gününde bile mail kontrol ediyor.
Aslında çalışmıyor; zihni sürekli işte tutuluyor.
Geleceğini yönetmiyor; kaygısını yönetici yapıyor.
Bir de öğrenciler var…
Ders çalışmaya oturuyor ama önce motivasyon videosu arıyor.
Masayı düzenliyor, kalemleri hizalıyor, plan yazıyor…
Ama kitap açılması yarım saat sürüyor.
Çünkü çalışmak zor, hazırlanmak kolaydır.
Ve bazen öğrenci derse değil, motivasyon hissine bağımlı olur.
“İstek gelince çalışırım.”
“Bugün modum yok.”
“Yarın daha verimli olurum.”
Böylece günleri isteksizlik değil, erteleme yönetir.
Psikoloji buna kontrol yanılsaması der.
Kişi kontrol ettiğini sanır ama aslında tetiklenir.
Bildirim sesiyle…
Sessizlikle…
Birinin bakışıyla…
Bankadaki rakamla…
Sınav sonucuyla…
Yani ipler dışarıdadır.
Sosyoloji daha sert konuşur:
Modern insanın zincirleri görünmezdir.
Eskiden insanlar başkalarının zoruyla çalışırdı, şimdi karşılaştırma zoruyla.
Eskiden mahallede birkaç kişiyle kıyaslanırdık, şimdi telefon ekranında binlercesiyle.
Kimse “yetersizsin” demez; ama başkalarının hayatını izlemek, insanın kendine bunu söylemesine yeter.
Mitolojiler bu gerçeği çok önceden fark etmişti.
Odysseus’un Sirenlere karşı kendini direğe bağlatması boşuna değildir.
Bilir ki arzularına bağlanırsa aklını kaybeder.
Çözüm kaçmak değil, önceden sınır koymaktır.
Gündelik hayatta ise tam tersini yaparız.
“Bir bölüm daha izleyeyim.”
“Bu ay biraz daha çalışayım.”
“Şu hedefe ulaşayım, sonra dinlenirim.”
“Biraz daha kazanayım, sonra huzur gelir.”
Sonra o “biraz daha”, hayatın direksiyonuna geçer.
Dinler, felsefeler, öğretiler aynı noktada buluşur:
Özgürlük, her şeyi yapabilmek değil; yapmamayı seçebilmektir.
Telefon çaldığında hemen bakmamak,
sinirlendiğinde hemen cevap vermemek,
korktuğunda hemen geri çekilmemek,
istek gelmesini beklemeden masaya oturabilmek…
İşte özgürlük çoğu zaman büyük kararlar değil,
küçük gecikmelerdir.
Vazgeçemediğin şey, seni çağırdığında gideceğin yerdir.
Seni kızdırabilen, seni yönetebilir.
Seni korkutabilen, seni yönlendirebilir.
Seni onsuz eksik hissettiren, seni satın almıştır.
Bu yüzden mesele bağımlılıkların olması değil;
onları merkeze koymaktır.
Merkez karıştığında insan yorulur.
Yorulduğunda sorgulamaz.
Sorgulamadığında da başkasının senaryosunda yaşar.
Bağımlı olduğun her şey, seni yönetme hakkını elde eder.
Ve çoğu insan, bu hakkı farkında olmadan teslim eder.
Peki bugün seni yöneten şey gerçekten sen misin? Yoksa vazgeçemediğin bir alışkanlık mı?
Görüş ve eleştirileriniz benim için önemli: [email protected]





