Karşıdan bir delikanlı geliyor, kafayı gömmüş elindeki alete. Sanırsın uzaydan sinyal alıyor, öyle bir konsantrasyon! Etrafında kıyamet kopsa, yer yarılsa haberi olmayacak.
Trafikte gazete haberlerine yansıyan o "birkaç saniyelik dalgınlık" dedikleri şey var ya; o basit bir dalgınlık falan değil azizim. O, ruhun bedenden fırlayıp Mark Zuckerberg’in sunucularına seyahat etme halidir!
Aynı masada oturuyoruz, herkesin eli cebinde, gözü ekranda. Birbirimizin yüzüne baksak, "Bu adam kimdi yahu?" diyeceğiz.
Şimdi bir de bu işin içine "Yapay Zekâ" denen illet girdi.
Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Cebimizde dünyanın en büyük kütüphaneleriyle geziyoruz.
Fakat tam burada ortaya tuhaf bir çelişki çıktı: Herkes biliyor gibi yapıyor ama kimse gerçekten öğrenmiyor!
Çünkü bizim ahali için "bilgi", arama motoruna iki kelime yazıp ilk çıkan iki satırı okumaktan ibaret hale geldi.
O iki satır kırıntıyı okuyan adam, saniyesinde o alanın Ordinaryüs Profesörü kesiliyor.
Şimdilerde eline telefonu alan, hiçbir bilgi sahibi olmadığı konuda dakikasında eleştirmen, anında bilirkişi oluveriyor.
Dün akşam televizyondaki koskoca ekonomi profesörüne "Sen piyasadan hiç anlamıyorsun" diye ayar veren tip, sabahına internette vişne reçeli tarifi veriyor, öğleden sonra da Orta Doğu’nun jeopolitik kaderini çiziyor.
Bir tiyatro sanatçısını yorumluyor ama sahnenin arkasındaki o yılların emeğini, dökülen teri hiç bilmiyor. Yıllarını bir alana adamış ustayı, yazarı, oyuncuyu elindeki telefonla iki tık yapıp acımasızca yargılıyor.
Sorsan hepsini sosyal medyadaki üçer dakikalık videolarla çözmüş! Adamdaki özgüven değil, adeta bir kitle imha silahı.
Eskiden "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz" derlerdi.
Şimdi hiç bilgi sahibi olmadan, doğrudan "otorite" olunuyor. Hayatında eline Cin Ali’den başka kitap almamış adam, oturduğu yerden edebiyat eleştirisi döktürüyor.
Tamam, eleştiri herkesin hakkıdır, ona bir şey demeyiz. Ancak birkaç dakikalık internet kırıntısıyla, ömrünü bir işe adamış insanların emeğine "çöp" muamelesi çekmek, çağımızın en büyük küstahlığıdır.
Bizim ahalinin gözden kaçırdığı küçük ama can alıcı bir detay var: Google veya yapay zekâ, zihnin yerini tutmaz; sadece hafızanın yükünü hafifletir.
Cebindeki telefon ne kadar akıllı olursa olsun, onu tutan parmağın arkasındaki kafa sığ kaldıysa, o telefon senin sadece daha hızlı saçmalamana ve bilmediğin konularda ahkâm kesmene yarar.
Düşünmenin, sindirmenin, konuyu hamur gibi yoğurup hikmete dönüştürmenin yerini hiçbir algoritma alamaz.
Sonuç mu efendim?
Herkes biliyor gibi görünüyor...
Ama asıl mesele, o "bilme" yanılsamasından kurtulup gerçekten öğrenmeye niyet edebilmekte.
Yoksa bu gidişle, cebimizde koskoca bir kütüphaneyle cehaletin en konforlu halini yaşamaya devam edeceğiz.





