Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Başlamak yetmiyor; o zorlu süreci göğüslemek, dirsek çürütmek, ortaya bir emek, bir eser, bir yazı ya da el nuru bir değer koymak işin asıl yükünü oluşturuyor.
Peki, ya sonrası? İşte en kritik soru burada devreye giriyor: Ortaya koyduğumuz o değer yerini buluyor mu, hak ettiği karşılığı görüyor mu?
Gelin bunu bir askerin gözünden, atış alanından bir benzetmeyle ele alalım. Düşünün ki atış alanındasınız. Karşınızda hedefler var. Elinize silahı alıyor ve nişan alıp, ateş etmeye başlıyorsunuz. Mermiler namludan çıkıyor ama giden mermilerin hedefe vurup vurmadığını gidip kontrol etmiyorsunuz, göremiyorsunuz.
Sizce bu verimli bir faaliyet olur mu?
Havaya mı gitti, boşa mı attınız? Askeri tabirle karavana mı?, mermiyi ziyan mı ettiniz? İnsanı en çok yıpratan şeylerden biri bu belirsizliktir. Oysa o hedef kağıdına gidip bakmak; vuruşların nerede olduğunu görmek, askeri dilde "sıfırlama atışı" dediğimiz o gez-göz-arpacık ayarını yapabilmek için şarttır.
İşte hayatta emek sarf ettiğimiz her iş de tam olarak böyledir. Geri bildirim almak, kendi gelişimimiz için o hedef kağıdına bakmaktır. Ne kadar çok geri bildirim alırsak —ister olumlu ister olumsuz— onlardan ders çıkarır, kendimize çeki düzen verir ve bir adım ileriye gidebiliriz.
Geri bildirim gelmediğinde insan karamsarlığa düşüyor; "Acaba okunuyor muyum? Boşa mı yazıyorum? Boşa mı emek harcıyorum?" diye sormadan edemiyor.
Bir yazar için de, gecesini gündüzüne katıp üretim yapan bir zanaatkâr için de en büyük tehlike tamda bu aslında. Görülmediğini hissettiği an, bırakma noktasına gelir. Kim bilir, belki de nice büyük cevherler sırf bu sessizlik yüzünden sönüp gidiyor.
Aslında bu durum, ta çocukluğumuzdan beri içimizde taşıdığımız en yalın insani ihtiyaçtır. Düşünün ki yeni bir şey yapmayı, ilk adımlarını atmayı öğrenen küçük bir çocuk ya da bir bebek... Henüz konuşamaz, kendini kelimelerle ifade edemez belki ama ilk kez kendi başına bir şey başardığında, bir oyuncağı üst üste koyduğunda ya da ilk adımını attığında ne yapar? Hemen döner, annesinin, babasının gözlerinin içine bakar. Konuşmasa da o bakışla aslında tek bir şey söyler: "Başardım değil mi, beni görüyor musun, beğendiniz mi?"
İşte emekle, sanatla, yazıyla uğraşan insanların içindeki o beklenti de aslında tam olarak bu çocuğun masum bakışı gibidir. Bu bir kibir ya da alkış tufanı beklentisi değildir; insanın en temel fıtratında olan "görülme ve takdir edilme" arzusudur. Üreten her insan, ortaya koyduğu eserin ardından tıpkı o çocuk gibi toplumun, okuyucunun gözünün içine bakar; bir onay, bir anlam, bir ses bekler.
Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken, madalyonun diğer can acıtan yüzüne, çağımızın dijital hastalığına da değinmek gerekiyor elbette.
Sosyal medyada sahte hayatlar görmeye zaten alıştık… Ama bir de o sahte hesapların arkasına gizlenen gölgeler var.
Peki, bir insan neden kendi adıyla, kendi fotoğrafıyla konuşmak yerine sahte bir hesabın arkasına saklanır?
Çünkü bazı insanlar, gerçek kimlikleriyle söylemeye cesaret edemediklerini, o sahte profillerin konfor alanından kusmayı tercih ediyor. İki kelimeyi bir araya getirmekten aciz, hayatında hiçbir şey üretmemiş, bir çivi bile çakmamış kişilerin; bir başkasının alın terine, emeğine küfür, hakaret ve saygısızlıkla saldırması çağımızın en büyük motivasyon kırıcılarından birisi maalesef.
Açıkça söyleyeyim: "Sahte hesap cesaret değildir; cesaret, fikrini kendi adınla söyleyebilmektir."
Unutmayın; Sahte Hesabın Arkasına Saklanmak Sizi Görünmez Yapmaz!
Ayrıca, "Nasıl olsa beni bulamazlar" düşüncesi büyük bir yanılgıdır. Emsal yargı kararları gösteriyor ki, sahte hesapların arkasından savrulan hakaretler de bal gibi yargı konusu oluyor. Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesine göre; bir kişinin onur, şeref ve saygınlığını zedelemek suçtur ve dijital dünya sınırsız bir hukuksuzluk alanı değildir.
Bunu da Unutmayın, hiç kimse internette görünmez değildir.
Değer bilmekten çekinmeyin. Eleştiri baş tacıdır; bizi geliştirir, tüfeğimizin ayarını yapmamızı sağlar. Ama saygısızlık ve yıkıcılık bambaşka bir şeydir.
Buradan tüm okurlara ve dostlara küçük bir çağrıda bulunmak istiyorum: Beğendiğiniz, takdir ettiğiniz, size dokunan işleri, yazıları, zanaatları yapan insanlara dilinizin döndüğü kadar bunu iletin. Onlara hedef kağıdındaki vuruşlarını gösterin ki, doğru yolda olduklarını bilsinler. Bunu yaparken kırıcı olmaktan kaçının, emeğe omuz verin. Ortaya bir değer koyan insanların kıymetini bilmekten, onlara hak ettikleri o "geri bildirimi" vermekten çekinmeyin.
Çünkü bir kelime takdir, bir sonraki eserin en büyük yakıtıdır.
Saygılarımla
Tolga YUVALI
Sizden Birisi





