Yalnızsın, tek başına sokağa çıkıyorsun. Yalnızlığın ve sen. Sanki yanında başka bir kişilikte bir başkası beliriyor. Kim bu? Tanıdık tanımadık, dost düşman. Kalabalık. Pazar günleri nereye gideceklerini bilmeyen, hafta çalışmasının yorgunluğunu üzerinden atmak isteyen, ben, sen. Yalnızlığımın arkadaşı da koluma giriyor. Bakıyor, konuşuyor, yüzüme gülüyor. Oysa ben yalnızlık istiyorum, yalnızlığı seviyorum. Ben yalnız kalmalıyım. Yalnızlığımda bile yalnız değilim. Kalabalıkları sevmiyorum.

Yalnız kalmayı severdim. Ayaklarım beni nereye götürürse yürürdüm, açılırdım yol boyunca. Yarım saat, bir saat yürüyüş. Kendi kendime kalmak isterdim, Yürüyorum bir okul önünden. Bir sokak arasına saptım. Mahalle arasında topaç çeviren, misket yuvarlayan, arada küfürler savuran küfürbaz çocukların seslerini duydum. Bu şehrin her köşe başını, her sokağını biliyordum. Nasıl olduğunu bilmeden tenha sokaklardan, şehrin kalabalığına doğru yürüdüm. Ayaklarım beni alıp götürüyordu, her köşe başı, her sokak bana eski anılarımı hatırlatıyordu.

Sinemaların önü yine kalabalık. Hep genç. Sanayiden, esnaftan, arastadan aşina yüzler.  Ortaokul çocukları da var. Sinemanın önündeki tahtadan afişlere hayran hayran bakıyorlar, Sadece film afişleri değil, ayrıca filme ait fotoğraflar da var. Küçük küçük film kesitleri. Tahtadan bir pano sinemanın önünde. Gençler hayran hayran film afişlerine bakıyorlar işte. Sinemada ayak işlerine bakan bir genç kapı önünde bağırıyor “ Başlıyor beylerrrr!”

Bugün canım hiç sinemaya gitmek istemiyor. Kışın izlediğim filmler.

Her nedense içimde birkaç sinema birden yıkılıyor.

Bir düğün salonu yıkılıyor.

Ne çok okumayı severdim. Bir kütüphane yıkılıyor içimde. Yürüyorum. Anılara dönmenin ne anlamı var? Ne gerek, kırk yıl öncesine dönmenin? Sırası mı şimdi, sinemayı, düğün salonunu, kütüphaneyi hatırlamanın. Hayır! İlla ki yıllar öncesinin pazar gününü yaşatacak. Yazacak, söyleyecek.

Yıllar geçti pazar günlerinin üzerinden. Yıllar geçti. Ben, artık ben değilim, ne de sen sensin! Başka bir karakter başka bir kişilikteyim. Hepimiz öyleyiz. Bu şehir gibi, her gün değişen insan gibi. Her şey değişti, her şey. Yollar, şehirler, insanlar değişti. Değişti değişmesine ama ne ister bizden anılarımız? Ne ister bizden geçmişimiz? Geçmiş gerçekten geçmiş midir?

Nasıl oldu da leylek amblemli bankanın önüne geldim? Burada yıkılmış lisenin karşısındaydı bu banka. Kaç yıl önceydi buradan taşınalı. Kaç yıl? Hatırlayan var mı bu amblemli bankayı?

Kahvehanelerin dumanlı havasının önünden geçiyorum. Birkaç arkadaş çağırıyor. Kahvehanelerin dumanlı havasını sevmiyorum. Girmiyorum. Pazar gününü kahvehane köşesinde öldürmek istemiyorum. Ben pazar günleri Akşehir’de yaşamak istiyorum. Eğlenmek, dinlenmek.

Anıt Alanına çıktığımda öyle bir kalabalık var. Aşağı yukarı inen çıkan. Öyle gezinen bir kalabalık. Sanki vakit geçsin tarzı anlamsız bir yürüyüş gibi geliyor bu yürüyüşleri. Dükkanlarınsa kepenkleri kapalı. Bazı çay ocakları açık. Arasta içerisinde birkaç dükkan. Birkaç pastane açık.

MUHTAR DEDİĞİN BÖYLE OLUR MUHTAR DEDİĞİN BÖYLE OLUR

Bugün günlerden gene Pazar. Anıt Alanındayım. Haftada bir gün de olsun gezmenin, avare takılmanın mutluluğunu yaşamak istiyorum. Benim gibi şehri gezenleri izliyorum. Neden sonra oturuyorum Anıt Alanındaki bir kanepeye. Yalnızlığımla baş başa pazar günü ile kalmak istiyorum. Kendimi dinlemek. Bu şehri dinlemek istiyorum. Saat on üç olmuş. Bugün her zamankinden her günden daha bir sıkıntı halindeyim. Sebep var mı? Hayır. Sebepsiz bir iç sıkıntısı işte.

Neden sonra yerimden kalkıyorum. Çaresiz yürüyorum. Yalnızlığımı koluma takıyor, pazar günüm ve ben, anıların güzelliğine doğru ağır ağır yürüyorum. (Akşehir -2023)