Mankurt, hafızası elinden alınmış, kimliği silinmiş, kendine yabancılaştırılmış insandır. Cengiz Aytmatov’un “mankurt”u, işte tam da bunu anlatır: geçmişini, kimliğini, anasını, vicdanını unutan bir beden… Yaşayan ama kendisi olmayan bir insan.

Peki biz? Biz hangi hatırayı kaybettiğimizde mankurtlaşmaya başlıyoruz? Hangi değeri unuttuğumuzda sesimiz bize ait olmaktan çıkıyor? Zamanın hızına kapılıp giderken, geçmişi “eski”, vicdanı “yük”, kökleri “gereksiz” saydığımız her an, kendi ellerimizle hafızamızı budamıyor muyuz?

Belki artık kimse başımıza deve derisi geçirmiyor; ama ekranların ışığında, kalabalıkların gürültüsünde, tüketmenin cazibesinde yavaş yavaş unutuyoruz. Annemizin sesini değil belki ama, içimizdeki sesi… Kendimizi değil belki, kendimiz olma cesaretini…

İşte bu unutmanın adı, çağ değişse de değişmiyor: mankurtlaşmak.

Bugün mankurtlaşma, başka suretlerle tam da aramızdadır:
Türk’ün tarihini bilmeyen, diline yabancılaşan, ecdadını küçümseyen, değerlerini “eski” diye kenara iten zihinlerde…

Bizim hafızamız Orhun’dur, Malazgirt’tir, Çanakkale’dir.
Bizim hafızamız Kürşad’ın haykırışı, Alparslan’ın duası, Mehmetçiğin siperidir.
Hafızasını kaybeden bir Türk, işte tam o gün mankurtlaşır.

Bugün bize başa geçirilen deve derileri yok belki; ama başka prangalar var:
Tarihini unutturmak, dilini bozmak, kültürünü değersiz göstermek…

İnsan unuttuğu gün başkasının hikâyesini yaşamaya başlar, demiştik.
Öyleyse bize düşen, kendi hikâyemize sahip çıkmaktır.
Hafızamıza, dilimize, köklerimize…

Çünkü unutmayanlar, her çağda yeniden var olmayı bilir.