Bu sorunun cevabı, maalesef liyakatten ziyade cüzdanın kalınlığına endeksli bir anlayışın içinde gizlidir.
Milletvekilliği, modern siyaset anlayışında adeta "zenginin seçimi" hâline gelmiş durumdadır. Eğer bir sermaye sahibi siyasete girmeye niyetlenirse, rotası doğrudan meclis olur. Paranın gücüyle listelerin üst sıralarından kendine yer bulan bu anlayışta; dava, program veya halkın sorunları çoğu zaman ödenen adaylık bedellerinin gölgesinde kalır. Belediye başkanlığı ise daha çok bürokratların, memurların veya çevresi geniş parti duayenlerinin alanı gibi görünse de madalyonun arka yüzü çok daha karmaşıktır.
Özellikle ilçe belediyelerinde seçim rüzgârları esmeye başladığında, adayları halktan önce o ilçenin "zengin grupları" belirler. Her zengin grubunun, gücüne güç katmak amacıyla kurguladığı bir gelecek planı vardır. Bu planın merkezinde ise yerel yönetimlerin sunduğu imkânlar yatar. Kendi kadrolarını belediye meclisine yerleştirmek, imar planlarından ihale süreçlerine kadar söz sahibi olmak için adeta bir satranç oyunu oynanır.
Tuhaf olan şudur ki; bu gruplar sadece kendi adaylarını desteklemekle kalmaz, seçilmesi muhtemel diğer adaylara da "gizli" destekler sunarak risklerini dağıtırlar. Belediye, onlar için gelir kapılarının anahtarlarının saklandığı bir kasa gibidir; anahtarı kim tutarsa tutsun, kasanın kapısı her zaman onlara açılmalıdır.
Peki, bu muktedirler neden sahne önünde değildir? Çünkü hiçbir sermaye sahibi, herkesi mutlu etmenin imkânsız olduğu bir koltuğun talibi olup adını şaibeye bulaştırmak istemez. Onlar için en konforlu alan "perde arkasıdır." Belediye başkanının sadece İYİ GÜN DOSTU olan bu yapılar, halkın ne diyeceğini umursamaz; sadece alacaklarına odaklanırlar.
Daha da vahimi, bu grupların üyeleri farklı popüler partilere dağılarak her partide söz sahibi olurlar. Ancak sorsanız, en büyük ilkeleri SİYASET ÜSTÜ olup "kesinlikle siyasetin içinde olmamaktır." Bu, trajikomik bir siyasi illüzyondan ibarettir.
İdealist ilçe yönetimlerinin veya parti programlarına bağlı kadroların bu dayatmalara nasıl boyun eğdiği ise "kazan-kazan" yöntemiyle ve Siyasetin finansman ihtiyacı ve geniş seçmen kitlelerine ulaşma zorunluluğu ile açıklanabilir. Tıpkı bazı cemaat ve tarikat yapılarında olduğu gibi, bu zengin gruplarının bir ayağı partide, diğer ayağı ise çıkarların ortaklaştığı tarikat veya cemiyet gibi yapılar içindedir. Seçmen kitlesini elinde tutan veya finanse eden bu güç odaklarına karşı koymak, günümüz siyaset anlayışında neredeyse imkânsız bir hâle gelmiştir.
Sonuç olarak;
siyaset en tepede zenginin bizzat yaptığı bir "iş", yerelde ise zenginlerin kendi refahı için başkasına yaptırdığı bir "seçimdir."
siyaset zenginin işi olduğu sürece, halkın gerçek sorunları hep ikinci planda kalacaktır. Yerel yönetimler halkın hizmetkârı olmaktan çıkıp sermayenin "proje alanı" haline dönüştükçe, demokrasi sadece sandığa atılan bir kâğıt parçasından ibaret kalmaya mahkûmdur.
Siyaset: Zengin İşi mi yoksa Zengin İçin mi?
Sovyet rejimi elitlerin halkı üzerindeki yoğun baskısı yüzünden çöktü. Oysa temel öğretide yöneten ve yönetilen kesimler işçi sınıfıydı. Zamanla elitler çok daha iyi koşullarda yaşarken halk inim inim inliyordu. Günümüzde siyasetin koridorlarında yankılanan en temel soru şudur: Siyaset, bir idealin peşinden koşanların hizmet alanı mıdır, yoksa sermayenin kendi geleceğini garanti altına alma stratejisi mi?
Yorumlar





