Hayat bir satranç tahtasıysa, asıl mesele kazanmak mı, yoksa hangi oyunun içinde olduğunu anlayabilmek mi?

Bir düşün… Kaç kez haklı çıkmak uğruna huzurundan vazgeçtin? Kaç kez sırf yenilmiş görünmemek için sana zarar veren bir mücadelenin içinde kaldın? Kaç kez başkasına kendini kanıtlamaya çalışırken kendinden uzaklaştın?

Belki de insanın en büyük yanılgısı, karşısındaki herkesi rakibi sanmasıdır.

Hayatın tahtasında kimi zaman öfkemizle saldırır, kimi zaman gururumuzla savunmaya geçeriz. Her hamleye karşılık vermek, her haksızlığı düzeltmek, her tartışmadan galip çıkmak isteriz. Oysa kazanma arzumuz büyüdükçe oyunun neden başladığını unutabiliriz. Bir zamanlar ulaşmak istediğimiz hedef, yerini yalnızca kaybetmeme çabasına bırakır.

İşte tam o noktada, oyunu yönetmek yerine oyunun bizi yönetmesine izin veririz.

Satrançta ustalık, yalnızca rakibin taşlarını görmek değil, tahtanın tamamını okuyabilmektir. Hangi taşın korunacağını, hangisinin feda edilebileceğini ve hangi hamlenin bütün oyunun kaderini değiştireceğini öngörmektir. Hayatta da böyledir. Her fırsat değerlendirilmek zorunda değildir. Her kapı zorlanmamalı, her sessizlik bozulmamalı, her mücadele sürdürülmemelidir.

Çünkü bazen geri çekilmek yenilgi değil, daha büyük bir kaybı önlemektir. Bazen cevap vermemek güçsüzlük değil, kendi huzuruna sahip çıkmaktır. Bazen de bir insanı, bir hedefi ya da yıllardır sürdürdüğün bir mücadeleyi geride bırakmak, kendine yapabileceğin en doğru hamledir.

Her taşın bir değeri vardır; ama hiçbir taş, bütün tahtadan daha değerli değildir.

İnsan ilişkilerinde de durum farklı değildir. Bir tartışmayı kazanırken güveni, haklılığını kanıtlarken sevgiyi, gururunu korurken huzurunu kaybedebilirsin. Üstelik bazen kazandığını sandığın şey, aslında kaybettiklerinin gölgesinde kalır. Çünkü her zafer başarı, her kayıp da yenilgi değildir.

Belki de asıl rakibimiz karşımızdaki insanlar değil; bizi sürekli kazanmaya zorlayan egomuzdur. Herkese kendimizi anlatmak, herkes tarafından anlaşılmak ve kimseye yenilmemek zorunda değiliz. Başkalarının hamlelerini kontrol edemeyiz; ancak kendi hamlemizi seçebiliriz. Gerçek güç de tam burada başlar: Tepkilerimizin esiri olmadan, neyi neden yaptığımızı bilerek hareket etmekte.

Olgunlaşmak, her oyunda galip gelmekten vazgeçip hangi oyunun oynamaya değer olduğunu anlamaktır. Çünkü hayatın sonunda geriye yalnızca kazandığımız mücadeleler kalmaz; uğruna harcadığımız zaman, kırdığımız kalpler, koruduğumuz değerler ve kendimizden geriye bıraktıklarımız da kalır.

Öyleyse bir sonraki hamleni yapmadan önce dur ve kendine sor:

Gerçekten kazanmak mı istiyorsun, yoksa kaybetmiş görünmeye mi dayanamıyorsun?

Belki de hayatın en zor hamlesi, rakibine şah çekmek değil, kendi gururunun seni çıkmaza sürüklediğini fark etmektir.

Çünkü hayatın gerçek ustalığı, her mücadeleden galip çıkmak değildir. Tahtayı doğru okumak, neyi koruyacağını bilmek ve gerektiğinde oyundan çekilebilecek kadar güçlü olmaktır.

Unutma: Hayatta en büyük zafer, bütün taşları kazanmak değil; oyun bittiğinde kendini kaybetmemiş olmaktır.