Çocukluğumuzun yaz aylarına dair en canlı hafıza fotoğraflarından biridir: Mahallemizin sokaklarına ansızın yanaşan o yabancı plakalı, pırıl pırıl, lüks otomobiller. İçinden çıkan teyzelerimiz, eniştelerimiz, kuzenlerimiz. 11 ay boyunca Avrupalı fabrikatörün, imalathanenin, zor işlerin temposunda emek verenlerin, memlekette geçirecekleri o tek bir ayda adeta krallar gibi karşılandığı, harcadığı markla/euro ile itibar gördüğü zamanlar…

Yaz bitti memlekete gelen gurbetçilerimizin çoğu yaşadıkları ülkelere döndüler. Yorucu ve zor yaşam mücadelelerine yeniden başladılar bile. Akşehir sokaklarında da tek tük yabancı plakalı araç görür olduk. Pek, geriye ne kaldı?

Bugün geldiğimiz noktada, ekonomik boyut bir yana, sorulması gereken asıl soru şu bence; O gurbetçilik hikâyesi, küresel siyasetin ve sosyolojinin diliyle söylersek gerçek bir "Türk Diasporası"na dönüştü mü, yoksa iki arada bir derede kalmış milyonların bireysel yaşam mücadelesinden mi ibaret?

Yani üç kuşak önce Tohum Saçıldı Ama Birlik Oldu mu?

"Diaspora" Yunanca kökeniyle sağa sola saçılmış tohumlar demek. Diğer bir değişle ansiklopedi dili ile; Aynı yerden farklı yerlere göç ederek anavatanı dışında yaşayan etnik veya dinsel nüfustur. Türkler de 1961 İrtibat Antlaşması’ndan bu yana Avrupa başta olmak üzere dünyanın dört bir yanına saçıldılar. Bugün Türkiye sınırları dışında yaşayan Türk nüfusunun 6,5 ila 7,5 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu rakam, İsveç ya da Bulgaristan gibi bir çok ülkenin toplam nüfusuna denk neredeyse.

Peki, bir Ermeni veya Yahudi diasporası gibi kenetlenmiş, lobisi güçlü, ortak politikalar üretebilen bir güçten bahsedebiliyor muyuz? Bilimsel veriler ve sosyolojik araştırmalar burada biraz duraksamamızı söylüyor.

Almanya, Fransa veya Belçika’daki Türk toplumuna baktığımızda, homojen (tek tip) bir yapı göremiyoruz. Türkiye’deki siyasi, etnik ve mezhepsel kırılmaların neredeyse tamamı bagajlarda Avrupa’ya da taşındı. Cami derneklerinden hemşehri vakıflarına kadar binlerce örgütlenme var; evet, bir aradalar ama birleşik bir güç oluşturmaktan ziyade kendi iç gruplarına bölünmüş durumdalar. Yaşadıkları ülkelerde kitlesel bir oy potansiyeline sahip olsalar da bu gücü ortak bir "Türk lobisi" lobiciliğine dönüştürmekte yetersiz kalıyorlar maalesef.

"İki Arada Bir Derede kalmış " 3. ve 4. Nesiller, kuşak çatışması, diaspora Türkleri için çok daha sancılı bir boyutta ilerliyor:

1961 den sonra giden Birinci Nesil: Tahta valizle gitti, "Birkaç yıla para biriktirip dönerim" dedi, çok azı döndü, çoğu dönmedi.

İkinci ve Üçüncü Nesil: Ne tam Alman/Fransız/Belçikalı vb. olabildi ne de tam Türk.

Bugünkü Gençler: Türkçe kelimeleri Almanca gramerle birleştiren, aksanlı konuşan, Türkiye’ye geldiğinde "Almancı", Almanya’da ise hâlâ "yabancı" hissettirilen bir nesil.

Almanya'daki bazı araştırma merkezlerinin raporlarına göre, yeni nesil Türk gençlerinin Türkçe okuma-yazma yetisi giderek azalıyor; Türk kültürüne dair bildikleri ise yaz tatillerinde memlekette görüp tecrübe ettiklerinden ibaret kalıyor.

Gelelim birazda işin ekonomik boyutuna. İç Anadolu’da, Karadeniz’de veya Ege’de birçok ilçemizin girişinde "Avrupa’nın Kalbi" veya "Gurbetçilerin Başkenti" yazar değil mi? Birçoğumuz biliyor Emirdağ’dan geçerken girişindeki süslü bir giriş,“Gurbetçilerin Başkenti” yazısı ve yanındaki AVM’yi ve içindeki birbirlerine nispet olsun edasıyla yapılmış kepenkli lüks evleri görmemek mümkün değil elbette. Bir çok yerde “Sokaklarında Euro geçer, dükkân tabelaları iki dillidir.

Peki, bu 7,5 milyon insanın memlekete katkısı sadece konut almak, yazlık yaptırmak, yılda bir kez gelip AVM’lerden alışveriş yapmak ya da lüks binalar dikmekten mi ibaret? Bunlar Yatırım Mı, Sadece Taş ve Beton Mu?

Peki Bilimsel ve Ekonomik Gerçekler ne diyor;

İstihdam Sanıldığı Kadar Yüksek Değil. Yurt dışındaki Türklerin kurduğu fabrika veya sanayi tesisi sayısı, toplam nüfusa kıyasla oldukça düşük bir yüzdeye sahip. Tanınmış küresel girişimcilerimiz var elbette, ancak bu isimler organize bir diasporik ekonomik sistemin değil, bireysel başarıların ürünü bence.

Yurt dışından gelen dövizin büyük bölümü Türkiye'de üretime (fabrika, teknoloji, tarım) değil; gayrimenkul alımına ve yaz dönemi tüketim harcamalarına gidiyor. Bu durum yerel ekonomiyi canlandırsa da sürdürülebilir bir sanayileşme veya istihdam kapısı yaratamıyor bir türlü.

Almanya'daki Türk İşverenler Derneği (ATİAD) verilerine göre; Almanya’da Türk kökenli girişimcilerin işlettiği 100 binden fazla işletme bulunuyor ve bunlar yüz binlerce kişiye istihdam sağlıyor. Ancak bu yatırımların devasa çoğunluğu Türkiye’ye değil, yine yaşadıkları ülkenin (Almanya, Hollanda vs.) ekonomisine entegre durumda.

Türk diasporası, nicelik olarak devasa ama niteliksel lobicilik ve organize güç anlamında hâlâ emekleme aşamasında olan bir topluluk. Aynı Emirdağ girişindeki o şaşalı binalar gibi: Dışarıdan bakıldığında çok görkemli, çok büyük bir varlık... Ama içine girdiğinizde yılın 11 ayı boş kalan, sadece yazın havalandırılan soğuk odalar gibi. Ne oraya tam yerleşebilmiş, ne buraya tam dönebilmiş; bavulunu zihnen hiç kapatamamış milyonların hikâyesi bu.

Buradan hem yetkililerimize hem de sınırlarımızın ötesindeki tüm vatandaşlarımıza açık bir seslenişte bulunmak istiyorum: Kaç yıl geçerse geçsin, hangi ülkenin vatandaşlığına geçmiş olursanız olun, bulunduğunuz ülkelerde çifte vatandaşlık da alsanız omuzlarınızda büyük ve tarihi bir sorumluluk var. Köklerinizin bu topraklarda olduğunu unutmayın. Gelecek nesillerimizin ana dilini konuşması, kültürünü ve özünü koruması sizin ellerinizde. Sizden sonraki nesillerin öz kimliğini, ana dilini, örf ve adetlerini unutmaması için çaba göstermek en büyük ödevinizdir. Bir diğer önemli adım ise birikimlerinizi sadece beton binalara ya da yaşadığınız yabancı ülkelere değil; öz memleketiniz Türkiye’de üretime ve istihdama dönüştürmektir. Hem sizin kazanacağınız hem de buradaki insanımıza iş imkânı sağlayacağınız yatırımlarla geleceğe köprüler kurabilirsiniz. Kazancınızı Türkiye’de üretime yönlendirerek hem kendiniz kazanın hem de memleket insanına iş imkânı sağlayın.

Asıl mesele, bireysel başarıları aşarak, nerede olursak olalım birlik ve beraberliği sağlamak, Türk kültürünü asimile olmadan dünyanın her yerinde gururla yaşatmak hepimizin ortak sorumluluğudur.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…Hoşça kalın.

Saygılarımla

Tolga Yuvalı

Sizden birisi