GÜNDEM

Öykü: Saat Yirmi Dördü Geçmişti

Saray Sineması'ndan çıktı.

Sigarasını yaktı. Yan sokaktan çıkan faytonun dönüşünü bekledi. Neden beklediğini bilmiyordu. Belki gerçekten faytonu değil, filmin içinde kalan son sahneyi bekliyordu.

Fayton geçti.

Yürüdü.

Sinemadan çıkan insanlar Anıt Alanı'na dağıldı. Bir anda kalabalığın içinde kaldı. İnsanlar, patlamış mısır taneleri gibi sağa sola savruluyordu. Pastanelerin ışıkları yanıyor, sinemaların kapıları açılıp kapanıyor, faytoncular müşterilerini bekliyordu.

Karşıdaki bakkal dükkânına baktı.

Çocukluğundan bir tat geldi aklına.

Leblebi tozu.

Ne zaman yediğini hatırlamadı. Ama tadını hatırlıyordu.

Bazı şeyler insanın aklında değil, başka yerlerinde saklanıyordu.

Güvendik Pastanesi'nden bir türkü yükseldi. Gramofonun sesi önce caddeye, sonra insanların arasına, sonra onun içine yayıldı.

Kalabalık onu alıp götürdü.

Vitrinlere baktı. Ayakkabılar. Fotoğraflar. Kitaplar.

Camların arkasında duran her şey yeni görünüyordu. Kendi yüzü ise eski.

Bir omuz çarptı ona.

Dönüp baktı.

Adam çoktan kalabalığa karışmıştı.

Özür dilememişti.

Belki de dilemişti.

Belki o gürültünün içinde bazı kelimeler duyulmuyordu.

Yürümeye devam etti.

Kol kola giren gençler, sigarasını savurarak yürüyen delikanlılar, aceleyle pastanelere girip çıkan insanlar...

Bir zamanlar o da bu kalabalığın içinde miydi, yoksa sadece uzaktan mı bakmıştı, bilmiyordu.

Akşam ağır ağır şehrin üzerine indi.

Arasta esnafı kepenklerini kapattı. Demirin taşa vuran sesi sokaklarda kaldı.

Şehir kapanıyordu.

O ise hâlâ yürüyordu.

Hıdırlık Caddesi'ne çıktı. Ihlamur kokusu çocukluğundan kalmış bir şey gibi etrafını sardı. Bir kahvehaneye girdi. Pişpirik oynayanları seyretti. Bir çay içti.

Bardağın kenarına beş kuruş bıraktı.

Kimse görmedi.

O da kimsenin görmesini istemedi.

Sokağa çıktığında iki sarhoş karşı kaldırımdan geçti. Uzakta bir köpek uludu. Ardından bekçi düdüğü duyuldu.

Şirin Irmak Sokağı boştu.

Evlerin ışıkları sönmüştü.

Tanıdığı insanların, tanımadığı insanların evleri...

Bir pencerenin önünde durdu.

Onu hatırladı.

Kızı mı hatırlıyordu, yoksa o pencerenin önünde bekleyen kendisini mi, bilmiyordu.

Belki sevgi değildi.

Belki yalnızca insanın kendi içinde büyüttüğü bir boşluktu.

Odasına döndüğünde yorgundu.

Yatağa uzandı.

Rüyasında yine şehir vardı.

Sokaklar.

İnsanlar.

Sinemalar.

Aynı caddeler.

Aynı sesler.

Bu şehri seviyordu.

Çünkü başka hiçbir yerde böyle bir şehir yoktu.

Gece yarısı bekçi düdüğüyle uyandı.

Bir süre karanlığa baktı.

"Bu anıları ben mi yaşadım?" diye sordu.

Masaya uzandı.

Kâğıtlar oradaydı.

Yarım kalmış cümleler.

Üzeri çizilmiş sokak isimleri.

Silinmiş insanlar.

O zaman anladı.

Belki de hiçbir zaman bir şehirde yürümemişti.

Belki fayton hiç geçmemişti.

Belki o kız hiç olmamıştı.

Belki bütün şehir, küçük bir odanın içinde kurulmuştu.

Dört duvar.

Bir masa.

Bir kalem.

Ve durmadan yazılıp silinen bir hayat.

Saat yirmi dördü geçmişti.

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }