Akşamdan yazdığı şiiri özenle elinde tutuyor, yürüdüğü yollarda arada bir rulo halinde tuttuğu şiirini tekrar tekrar açıp okuyordu. Kendi yazdığı şiiri kaçıncı okuyuşu, kaçıncı heyecanıydı bu! Eğri büğrü toprak yollardan şehre ulaşacak, şiirini kentin tek gazetesi olan Pervasız Gazetesi’ne sunacaktı. Okul sıralarında ortaokul olsun, şu an okuduğu lise olsun, okulda ve kentte düzenlenen şiir yarışmalarında her yıl dereceye girer, okulunda olsun kentte olsun ödüller alırdı. Şimdi de kentin tek gazetesinde şiiri yayınlanacaktı. Ya gazetenin sahibi ve yazı işleri müdürü yazdığı şiiri beğenmezse? Belki de okullarda aldığı ödüller onu gazeteye şiirini götürmesi için bir umuttu. Belki de yayınlanmayacaktı. Olsun! Yine de götürmeliydi. Belki de onun da şiiri beğenilecek, basılacak ve kent bu şiiri okuyacaktı. Yanından hızla bir fayton geçti. Faytoncu:
— Arkadaş, kaldırımdan yürüsene! Çarpılacaksın!
Genç:
— Özür dilerim, diyerek kaldırımdan yürümeye başladı.
Fayton o hızla yoluna devam ediyordu.
Geçtiği yollar taş döşeliydi. Takır takır ediyordu her geçen at arabası, her geçen fayton. Birkaç da araç geçmişti fakat bu şehirde araç pek yoktu. Taş döşeli yollar, birkaç katlı evler, toprak damlı çoğunluk evler… Asfaltın nadir bulunduğu bir şehir. Takır takır yollardan yürürken yolu yine eğri büğrü bir yola saptı. Burası şehrin alanına çıkmaya yakın bir yoldu; diğer yollardan da gidebilirdi fakat bu yol daha yakın ve kestirmeydi. Yine birbirine bakan toprak damlı bahçeli evler… Mahallenin arasında kalmış, şehrin gürültüsünden uzakta, okulun yanında bulunan geniş, ağaçlarla çevrili huzurlu bir bahçenin içinde kurulmuş nostaljik bir yazlık sinema. Bahçesi ışıklarla çevriliydi. Sinemanın sarı ışıklarının bahçe duvarına, ağaçların dallarına vurduğu, tahta ahşap sandalyelerin dizili bulunduğu, yaz akşamlarının serinliğinde… Bahçe içerisinde sakin bir atmosferin olduğu açık hava sineması. Dün akşam ailesi ile bu yazlık sinemada film seyretmişti. Kadın aktris Belgin Doruk’tu. Ne kadar da güzel bir kadındı o öyle. Ya erkek aktör Ayhan Işık… İkisinin başrollerini paylaştıkları eski bir aşk filmi oynuyordu. Ahşap sandalyelerde oturan insanlar, çekirdek sesleri ve projektörden yayılan ışıkla birlikte Yeşilçam’ın romantik ve hüzünlü atmosferini taşıyan büyülü bir gece yaşanıyordu. Yolu yazlık sinemanın önünden geçiyordu. Sonra bahçe duvarında asılı gelecek haftanın filmlerine gözü takıldı. Cüneyt Arkın’ın bir filmi de haftaya gelecekti. Bu haftanın filminin izlenme sayısına bakılırsa gelecek haftanın filmine de seyirci sayısı oldukça fazla olacaktı ki Türk Sineması’nın en ünlü aktörlerinden Cüneyt Arkın’ın filmi geliyordu.
Elinde akşamdan yazmış olduğu şiir ve yüreğinde gazeteye ulaşmanın telaşı ile hızlı adımlarla yürüyordu. Fırıncı Ayşe Ablanın küçük mahalle fırınının önünden geçerken mis gibi yeni pişmiş sıcacık ekmeklerin kokusu fırından mahalleye geliyordu. Her mahalle arasında taş fırından yükselen o tanıdık koku sabahın serin havasına karışıyor; çıtır somunların sıcaklığı bütün sokağı sarıyordu. Şimdi gazeteye gidecek olmasa hemen fırından bir somun alır, hemen oracıkta yemek için soluklanırdı. Fırının önünde, tek atlı arabasının yanında bekleyen at arabacı Mustafa yine her zamanki gibi fırından çıkacak somun ekmeklerini sabırla bekliyordu. Birazdan taş mis gibi sıcak ekmekleri alacak, ardından müşterileriyle birlikte şehrin mahallelerini dolaşıp taptaze somunları evlere dağıtacaktı. Atın nal sesleri dar sokaklarda yankılanırken fırından yükselen mis gibi ekmek kokusu şehrin tüm mahallelerini kaplayacaktı.
İş hanına varmak için hızlı adımlarla yürüyordu. On beş dakikalık bir yol sonunda iş hanının bulunduğu meydana varmıştı. Biraz da meydandan bahsedeyim: Meydanda şehrin belediye binası, belediye binasının yanında şehrin taş binadan yapılmış kışlık ve yazlık sineması, belediye düğün salonu, her şehrin olmazsa olmazlarından parkı, belediye düğün salonu ve sinemanın önünün yeşilliklerle kaplı güzelliği, bu parkın önünde müşteri bekleyen faytonlar, biraz ötede cami, dağ kenarında yaklaşık eski evler, evlerin önünde kasap, bakkal, eczane; yine bu dükkânların duvarlarında gelecek haftanın filmlerini gösteren afişler asılıydı.
İş hanının bulunduğu meydana vardığında saat on ikiyi gösteriyordu. Güneş artık iyice yükselmişti. Meydanda fazla kalabalık insan olmasa da olanlar da telaşla oradan oraya gidiyordu. İş hanının girişinde eski taş merdivenler vardı. Duvarlara yılların isi sinmiş, iş hanının ortasında kocaman bir havuz suyu hanı serinletiyordu.
Genç şair yapının önünde bir an durdu. Kalbi göğsüne sığmıyor gibiydi. Elindeki şiiri biraz daha sıkı tuttu. Parmak uçları terlemişti. Pervasız Gazetesi’ni sorarak bulmuştu. Gazete karşıdaydı ve kapısı aralıklı duruyordu. İçeriden daktilo sesleri geliyordu: tak tak tak… Sonra kısa bir sessizlik… Ardından yeniden daktiloların ritmik sesi. İşte gazete oradaydı. Kentin bütün haberlerinin, yazılarının ve şiirlerinin çıktığı yer… Sonunda onun da yazdığı şiir bu gazetede yayınlanacaktı. Aman Allah’ım! Bu ne büyük bir heyecandı. Karşıda işte, camının üzerinde kırmızı harflerle gazetenin adı yazılıydı: Pervasız Gazetesi. Kapıyı gördü. Kapının önüne geldiğinde ayakları bir an durakladı. İçeri girip girmemekte tereddüt etti. Ya şiirini beğenmezlerse? Ya ona sadece çocuk gözüyle bakarlarsa? Fakat o yılmayacaktı. Ortaokulda, lisede şiir yarışmalarından, kompozisyonlardan aldığı ödülleri aklına geldi. Öğretmeninin bir gün omzuna dokunup söylediği sözleri hatırladı:
— Yazmaktan çekinme, bu şekilde yazdığın sürece çok güzel şiirler yazacaksın, diyordu.
Derin bir nefes aldı ve kapıyı çaldı.
— Gir!
İlk defa bir gazete bürosuna giriyordu. Gazete bürosunun girişinde duvar kenarlarında gazete kâğıtlarının tomarları görünüyordu. Duvar diplerine dizilen basılacak gazete tomarları… Birkaç masa vardı. Bu masaların köşede duranında daktilo vardı. Diğer iki masanın üzerinde kâğıtlar yerleştirilmişti. Pencereden giren güneş ışığı havadaki sigara dumanına karışıyordu. Bir köşede gözlüklü, altmış yaşlarında bir adam daktiloda hararetle yazı yazıyor, başka biri telefonla konuşuyordu.
Karşıdaki masada oturan, saçlarına kır düşmüş takım elbiseli, gözlerinde gözlüğü bulunan ve kendisine “gir” diyen bu adam başını kaldırdı. Bu, gazetenin sahibi ve aynı zamanda yazı işleri müdürüydü.
— Buyur evladım?
Genç şairin neredeyse boğazı kurudu. Elindeki şiiri uzatırken heyecandan sesi titredi.
— Ben… bir şiir yazdım efendim. Gazetenizde yayınlanır mı diye getirdim.
Gazeteci Ahmet Şener şiiri aldı. Gencin heyecanını fark etmişti. O an için zaman akmıyordu; zaman sanki durmuş gibiydi. Artık şehrin alanındaki fayton sesleri, daktiloların takırtısı, koridordan gelen ayak sesleri bile uzaklaştı. Genç şair sadece ve sadece Gazeteci Ahmet Şener’in gözlerinin satırlar üzerinde ilerleyişini izliyordu. Genç şaire dakikalar geçmeyecek gibi geliyor, şiirin sonunda beğenilmeme korkusu taşıyordu. Ya şiiri beğenilmezse? Beğenilmeme korkusu yüreğini sarıyordu.
Sonunda Gazeteci Ahmet Şener kâğıdı masaya bıraktı. Gözlüğünü çıkarıp genç adama baktı.
— Bu şiiri gerçekten sen mi yazdın?
Genç adam ürkekçe başını salladı.
Adam hafifçe gülümsedi.
— Güzel yazmışsın, dedi. Samimi bir aşk şiiri.
Gazeteci Ahmet Şener tarafından ilk yazdığı şiirin beğenilmesi kadar kendisini mutlu eden bir şey olamazdı. Bunca zaman okullardan aldığı şiir ödüllerinin yanında bir ödül de şiirinin yılların bir gazetecisi, yazarı tarafından beğenilmesiydi.
Genç şair bir an duyduklarına inanamadı. Kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. Evet! Evet, işte şiiri beğenilmişti. Hem de Gazeteci Ahmet Şener tarafından.
Gazeteci Ahmet Şener kırmızı bir kalem çıkardı. Şiirin üst köşesine küçük bir işaret koydu ve gazete çalışanlarından Fikret’i çağırarak:
— Bunu yarınki Pervasız Gazetesi’ne koyalım. Şehrin insanları okusun bakalım genç şairimizi. Ama yazmayı bırakmak yok, anlaştık mı? dedi.
Genç şairin gözleri parladı.
— Sağ olun efendim… Çok sağ olun…
Gazeteden çıktığında şehir ona artık bambaşka görünüyordu. Aynı taş yollar, aynı fayton sesleri, aynı toprak damlı evler… Ama sanki hepsi biraz daha aydınlıktı şimdi. Elinde artık şiiri yoktu; fakat yüreğinde tarifsiz bir sevinç vardı.
Gökyüzüne baktı.
Belki de ilk kez, hayallerinin gerçekten bir yere ulaşabileceğine inanıyordu.






