Son günlerde eğitim gündemimiz, akademik başarı hikâyelerinden ziyade, şiddet haberleriyle sarsılır oldu.
Okul bahçesinde ya da sınıfta öğretmenlere yönelik saldırılar artık münferit olay olmaktan çıkmış, toplumsal bir kırılmanın işareti haline dönüşmüş durumdadır. Henüz 13-15 yaşında bir çocuk eline bıçak alıp bir cana kıyabiliyorsa bireysel bir suçun ötesinde, o toplumun hangi noktaya sürüklendiğinin dehşet verici, hazin bir sonucudur.
Öğretmen okuluna, sınıfına umut dolu hayallerle girmesi gerekirken, bugün endişeyle, huzursuzlukla hatta korkuyla giriyor. Artık öğretmen yalnızca öğrencilerinden değil, velilerin ithamlarından ve öfkelerinden de çekiniyor.
Öğrencilerin okul bahçesinde veya derste, öğretmene ya da birbirlerine karşı olumsuz davranış sergilemesinden, sinkaflı söz söylemesinden, fiziksel bir harekette bulunmasından korkuyor.
Hareket ve sözlerinin taciz iddiasına dönüşebileceği endişesiyle, dersi nasıl işlediğinin farkına bile varamıyor. Başıma bir şey gelmeden dersimi işleyeyim, suçlanmadan evime varayım düşüncesi ağır basıyor. Bu hal, eğitimin ruhuna vurulmuş en ağır darbedir.
Geçmişte "bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olunur" denirken, bugün "benim çocuğuma kimse sesini yükseltemez" diyen ebeveynler çocuklarını "ne derlerse doğru, ne yaparlarsa haklı" sayarak büyütür oldular.
Çocuklarını kendi dünyalarının tanrısı yaptılar.
Aşırı sahiplenmenin özgüven değil, sınır tanımazlık olduğunu fark edemediler. Bu anlayışla büyüyen çocuğun yanlışını fark etmesi zaten beklenemezdi. Çünkü onlara sunulan ayna, kusurlarını değil, sürekli haklılığını yansıtıyordu.
Bir zamanlar "eti senin kemiği benim" diyen zihniyetin sahipleri, bugün en küçük uyarıda öğretmeni darp için hazır bekliyor.
Mükemmel okul binaları, sayıları düşürülmüş sınıflar ve bol miktarda öğretmen atamaları gibi bir çok fiziki şartlar değişti.
Fakat; Değerlerimizi, Saygıyı, Merhameti, Güveni kaybettik!
Saygı kalkınca sınırlar kalktı, otorite yok oldu. Bugün çocukların elinde kalem yerine muştalı bıçak var. Parmaklarında mürekkep izi yerine falçata kesikleri. Sigara zararlı derken, uyuşturucu ve alkol görünce "sigara ne ki?" dedirtiyorlar. "Yan baktın, omuz attın" diyerek öfke kusuluyor.
Herkes suçu bir başkasına atıyor ama kimse üstlenmiyor. Oysa acı gerçek şu: Her şey ailede başlıyor.
Evde sürekli haklı olduğu söylenen, hiç "dur, sus" denmeyen, yanlış yaptığında bile korunan çocuk, hayatın ona sınır koyacağını öğrenemeden büyüyor.
Ta ki o yanlış bir başkasının ya da kendisinin hayatına mal olana kadar.
Bu hazin sonla karşılaşan aile "biz ne yaptık?" diyor, ama iş işten geçmiş oluyor.
O ana kadar suçladıkları öğretmeniydi, okul idaresiydi, belki de devletti. Yıllardır öğretmenler sistematik biçimde "yatarak maaş alan" gibi söylemlerle itibarsızlaştırılarak hedef gösterildi.
Toplum nezdinde zayıflatılan öğretmenin otoritesi aşındırıldı ve şiddeti cesaretlendiren zemin böylece inşa edilmiş oldu. Bugünkü acı tablo, sadece bir güvenlik sorununun değil, bu değersizleştirmenin doğrudan sonucudur. Öğretmen sadece ders anlatan bir teknik eleman değildir. O, sınır koyan, değer aktaran, karakter inşa eden toplumun en önemli yapı taşıdır. Onun otoritesi zayıfladığında, toplumun çocuk üzerindeki en önemli disiplin mekanizması çöker.
Yaşananlar sadece eğitimle de sınırlı değil. Ailede, medyada, sokakta ve dijital dünyada derinleşen bir ahlaki çöküş var.
Sosyal medya ve diziler şiddeti "güç", kabadayılığı "karizma", suçu "cesaret" olarak sunuyor. Evlerde babaların otoritesi yıkıldığı gibi, okullarda da öğretmenlerin otoritesi yıkıldı.
Bir veli çocuğunun notunu değil, öğretmenin haddini sorguluyor. Bir diğeri çocuğunun hatasını değil, öğretmenin tavrını büyütüyor. Ve öğretmen her gün biraz daha susuyor, içine kapanıyor, yalnızlaşıyor/yalnızlaştırılıyor.
Bugün gençlerin gözlerindeki sertlik, kaybettiğimiz merhametin yansımasıdır. Çünkü onlara empatiyi, sabretmeyi, sınır bilmeyi öğretmedik. Onların yerine şunu öğrettik: "Haklıysan değil, güçlüysen kazanırsın."
Her şeye rağmen hâlâ vakit var. Belki yeniden saygıyı hatırlatarak. Belki öğretmenin yanında durarak. Belki birbirimizin çocuklarına sahip çıkarak. Ve belki ilk kez şu soruyu sorarak, "Benim çocuğum ne yaptı?" Gerçek yüzleşme, sorgulamak ve suçu üstlenmekle başlar.
Unutmayalım!
Bu mesele sadece emniyetin, mahkemelerin ya da ailenin meselesi değildir; mahallenin, okulun, medyanın, sivil toplumun ve her ferdin sorumluluğudur.
Eğitim çalışanlarına yönelik şiddet katalog suçlar kapsamına alınmalı, caydırıcı cezalar getirilmeli. Her okulda etkin güvenlik sistemi kurulmalı. Ama asıl ve kalıcı çözüm, ahlak ve maneviyatın yeniden inşasında gizlidir.
Şiddetin yerine irfan, kabadayılığın yerine şahsiyet ve vakar konulmalıdır. Şiddeti pazarlayan içerikler derhal sorgulanmalıdır.
Bu milletin mayası sağlamdır, vicdanı diridir. Ahlaklı bir nesil yetişirse sokaklar düzelir, okullar düzelir, memleket düzelir.
Bir öğretmenin gözündeki umut sönerse, toplumun geleceği kararır. Ve bir öğretmen korkuyorsa; çocuklar, gençler, toplum gerçekten güvende değildir.





