Geçenlerde bir arkadaş toplantısında paylaştığımız yaşanmışlıkların tam da odak noktası buydu. Hepimiz kendi hayatlarımızdan örnekler verdik, kimi zaman kendimizi, kimi zaman başkalarını anlattık. Üzerine uzun uzun konuştuk. Farklı hayatlar, benzer soruların etrafında buluştu: Bir insan, karşısındakinin yaşadıklarını, hissettiklerini ne zaman fark eder, ne zaman fark ettiği hâlde görmezden gelir? Daha da önemlisi, neden?

Bu konuşmaların sonunda Ayfer Tunç’un Annemin Uyurgezer Geceleri romanından aklımda kalan bir cümle geldi aklıma: “Tesadüf sandığımız karşılaşmalar, kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın GÖR deme biçimiydi.” Bazen bir karşılaşma, bazen yaşadığımız bir olay, bazen de bir başkasının anlattıkları bizi durup düşünmeye çağırıyor.

O ana kadar fark etmediğimiz bir şeyi birdenbire görmeye başlıyoruz.

Peki, hayat önümüze bu kadar çok şey çıkarırken biz neden bazılarını fark ediyor, bazılarını görmezden geliyoruz?

Birinin yüzündeki kırgınlığı, sesindeki değişikliği fark ettiğimiz hâlde üzerinde durmadığımız zamanlar oluyor. Belki ne söyleyeceğimizi bilemiyoruz, belki de soracağımız bir sorunun bizi hiç beklemediğimiz bir hikâyenin içine çekeceğini düşünüyoruz.

Oysa bazen bir soru, bir insanın anlatamadıklarına açılan kapı olabilir. Dinlemek, anlamaya çalışmak, belki de yalnızca orada kalmak gerekir.

Hepimizin kendi telaşı, kendi dertleri var. Ama acaba bazen kendi hayatımızın telaşına sığınıp başkasının yaşadıklarını görmemeyi mi seçiyoruz?

Belki de başkasını görmek, biraz kendimizle karşılaşmak demek.

Birinin yalnızlığını fark ettiğimizde kendi yalnızlığımızı, bir başkasının kırgınlığını dinlediğimizde zamanında söyleyemediklerimizi hatırlayabiliriz. Bazen de bir haksızlığa tanık olduğumuzda ses çıkarmak yerine başımızı çeviririz. Çünkü gördüğümüz şey karşısında bir şey yapmak, alıştığımız düzeni bozmak ya da kendi davranışımızı sorgulamak zorunda kalabiliriz.

Görmezden gelmek, bütün bunları ertelemenin en kolay yolu değil mi?

Belki de bazı şeyleri görmemeyi öğrenerek büyüyoruz. Kimi evlerde üzüntüler konuşulmaz, sorunların üzeri örtülür, kimse kimseye ne hissettiğini sormaz. Sonra büyüyünce birinin suskunluğunu önemsememeyi, kırgınlığını geçici saymayı, her şey yolundaymış gibi davranmayı sürdürebiliyoruz.

Oysa herkes derdini aynı şekilde anlatmıyor. Kimi konuşuyor, kimi susuyor, kimi de hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor. Bir insanın anlatmaması, yaşadığı bir şey olmadığı anlamına gelmiyor.

Elbette birini görmek, onun bütün sorunlarını çözmek, bütün yüklerini üstlenmek demek değil.

Herkese yetişemeyiz, her şeye gücümüz yetmez. Ama kendi sınırlarımızı korumakla bir başkasının yaşadıklarını yok saymak aynı şey değil. Bazen birini yargılamadan dinlemek, bazen yapılan bir haksızlık karşısında sessiz kalmamak, bazen de kendi hatamızla yüzleşmek yeterince önemli.

Arkadaş toplantısında anlattıklarımızı düşündükçe şunu fark ediyorum: Hepimiz zaman zaman görülmek istiyoruz. Anlaşılmayı, birinin bizi gerçekten dinlemesini bekliyoruz. Peki, kendimize dönüp aynı soruyu soruyor muyuz?

Kimin kırgınlığını fark ettiğimiz hâlde üzerinde durmadık? Hangi sözün ardındaki üzüntüyü duymamış gibi yaptık? Ne zaman bir başkasını anlamak yerine kendi haklılığımızı korumayı seçtik?

Belki de mesele, her şeyi görmek değil; gördüğümüz şeyden hemen uzaklaşmamak. Çünkü bazen bir insanı anlamak için büyük sözlere, uzun açıklamalara gerek yok. Biraz dikkat, biraz merak, bazen de durup yeniden bakmak yeterli.

Hayat önümüze aynı soruyu farklı insanlarla, farklı olaylarla çıkarıyor olabilir. Biz her seferinde farkına varıyor muyuz, orası ayrı.

Peki, hayat bir gün bize “Gör!” dediğinde, gerçekten bakacak cesareti bulabilecek miyiz, yoksa görmemeyi seçerek kendi hayatımızın içinden de sessizce geçip gidecek miyiz?