GÜNDEM

Kaybedecek Zamanımız da Yok, Kaybedecek Çocuğumuz da Yok!

Bir toplumun gerçek gücü, sahip olduğu imkanlarda değil; geleceğine nasıl sahip çıktığında saklıdır.

Bizim geleceğimiz ise tartışmasız bir şekilde çocuklarımızdır. Ancak acı olan şu ki; her geçen gün biraz daha gecikiyor, biraz daha erteliyor ve belki de farkında olmadan o geleceği kendi ellerimizle zayıflatıyoruz.

Eğitimde yaşanan aksaklıklar, ilgisizlik, fırsat eşitsizliği ve duyarsızlık… Bunların hiçbiri sadece bugünün sorunu değil. Her ihmal edilen çocuk, aslında yarının kaybolan umududur. Ve biz hâlâ zaman varmış gibi davranıyoruz. Oysa yok. Kaybedecek zamanımız da yok, kaybedecek tek bir çocuğumuz da.

Peki gerçek hayatta bu ihmaller nasıl karşımıza çıkıyor?

Bir köy okulunda, yeterli öğretmen olmadığı için birleştirilmiş sınıfta eğitim görmek zorunda kalan çocukları düşünün. Aynı anda dört farklı seviyeye ders anlatılmaya çalışılıyor. Bu çocuklardan hangisinin potansiyelini tam anlamıyla ortaya koymasını bekleyebiliriz?

Büyük şehirlerin kenar mahallelerinde, ailesine destek olmak için okulu bırakıp çalışmak zorunda kalan çocuklar var. Daha çocuk yaşta hayatın yükünü omuzlayan bu bireyler, aslında sistemin sessiz kayıplarıdır.

Kalabalık sınıflarda, öğretmenin her öğrenciye yeterince zaman ayıramadığı bir ortamda, sessiz kalan çocuklar görünmez hâle gelir. Oysa çoğu zaman en büyük çığlık, en sessiz olandan gelir.

Teknolojiye erişimi olmayan bir çocuk ile tüm imkânlara sahip bir çocuk arasındaki fark, sadece bugünün değil, yarının da eşitsizliğini belirler. Bu fark büyüdükçe, adalet duygusu da zedelenir.

Bir çocuğun gözünden düşen umut, bir milletin yarınından eksilen ışıktır. Bugün görmezden geldiğimiz her sorun, yarın karşımıza daha ağır bir bedel olarak çıkacaktır. Çünkü çocuklar beklemez. Onların hayalleri ertelenemez, ihtiyaçları görmezden gelinemez.

Artık süslü cümlelerin, geçici çözümlerin ve günü kurtaran politikaların ötesine geçmek zorundayız. Eğitimin tüm paydaşları eşit sorumluluk alarak ve elini değil gövdesini taşın altına koyarak çocuklarımızın geleceğini ve hayallerini güvence altına almak zorundayız.

Eğitim sadece bir sistem meselesi değil; bir vicdan meselesidir. Bir çocuğun elinden tutmak, sadece bireysel bir sorumluluk değil, toplumsal bir zorunluluktur.

Sessiz kalmak, kabullenmektir. Ertelemek, vazgeçmektir. Ve vazgeçmek, en çok da çocuklara ihanettir.

Çocuk, toprağa ekilmiş bir tohum gibidir. Zamanında sulanır, güneş görür ve özenle bakılırsa filiz verir, büyür, meyveye durur. Ama ihmal edilen tohum, toprağın içinde kaybolur gider. Kimse “neden büyümedi?” diye soramaz; çünkü cevap bellidir: Zamanında ilgilenilmedi.

Eğitim ise bir köprü gibidir. Bir ucu bugüne, diğer ucu geleceğe uzanır. O köprü sağlam kurulursa çocuk güvenle yürür, karşıya geçer. Ama köprü eksik, çatlak ya da yarım bırakılmışsa; düşen sadece çocuk olmaz, umut da düşer.

Artık mesele açık: Tohumu ya büyüteceğiz ya da kaybedeceğiz. Köprüyü ya tamamlayacağız ya da çocuklarımızı yarı yolda bırakacağız.

23 Nisan’ın ruhu, çocuklara sadece bayram armağan etmek değil; onlara güvenli, sağlıklı ve umut dolu bir gelecek sunmaktır. Unutulmamalıdır ki, güven içinde büyüyen bir çocuk; özgüveni yüksek, üretken ve mutlu bir birey olarak topluma kazandırılır.

Bugün çocukları alkışlamak kadar, onları korumak da görevimizdir.

Çünkü kaybedecek bir tek çocuğumuz bile yok.

Çünkü kaybedecek zamanımız yok.

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }