Eskiden sözün hatırı, selamın sıcaklığı, dostluğun vefası vardı. İnsanlar birbirinin yüzüne bakarken gözlerinde samimiyet, sözlerinde güven bulurdu. Kapı çalındığında misafir bereket, gönül kırıldığında özür dilemek erdem sayılırdı.
Şimdi dönüp kendimize bakalım.
Ne oldu da, kalabalıklar içinde yalnızlaştık?
Ne oldu da, teknolojiyle birbirimize yaklaştık derken, gönüllerimiz arasında aşılmaz mesafeler oluşturduk?
Ne oldu da, daha çok şeye sahip oldukça daha az mutlu, daha çok konuştuğumuz hâlde birbirimizi daha az anlar olduk?
Galiba güzel olan her şeyi bitirdik!
Hep daha fazlasını istedik, elimizdekini küçümsedik. Daha yüksek makamlara, daha büyük servetlere, daha gösterişli hayatlara ulaşmak için koştuk. Ve bu koşuşturmalar esnasında, hangi değerlerimizi kaybettiğimizi göremedik.
Makamı insan olmaktan, parayı huzurdan, şöhreti itibardan üstün tuttuk. Bir zamanlar hizmet etmek için aradığımız makamları, zamanla başkalarına üstünlük taslamak için kullanır olduk. Koltuklara oturduk ama gönüllere oturmayı unuttuk. İsimlerimizi büyüttük ama karakterlerimizi küçülttük. Sonra da kimse kimseye güvenmiyor diye, serzenişler de bulunduk.
Oysa güven, nutuklarla kurulmaz. Samimiyet, reklamla satın alınmaz. İtibar, kartvizitdeki unvanla kazanılmaz.
Siyaseti de, değerlerimizi de tükettik.
Siyaset aslında insanlara hizmet etmenin; adaleti, hakkaniyeti ve ortak iyiliği savunmanın adıydı. Fakat kimi zaman fikirlerin yerini hesaplar, ilkelerin yerini çıkarlar, hizmetin yerini gösteriş aldı. Ve ideallerimizi günübirlik hesaplara kurban ettik.
Dün eleştirdiğimiz yanlışları, bugün kendi tarafımız yaptığında savunmaya başladık. Haklıyı değil, yakınımızı, doğruyu değil işimize geleni destekledik. Böylece adalet, herkese eşit uygulanan bir ilke olmaktan çıktı ve kimin yaptığına göre değişir oldu. Oysa adalet, kendimize olduğu gibi başkaları içinde olmalıydı.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyacımız olan şey belki de yeni sloganlar değil, eski vicdanımızdır. Daha yüksek sesle konuşmak değil, kendimize dürüstçe bakmaktır.
Çünkü insanın kendisini sorgulamadığı yerde hata büyür, yanlış normalleşir, vicdan susar.
İnancı bile gösteriye dönüştürdük. İnanç insanın içini ve dışını güzelleştirmeliyken, elini haramdan, dilini yalandan, kalbini kibirden korumalıyken, kişiyi daha merhametli, daha adil ve daha mütevazı hâle getirmeliyken…
Biz ne yaptık?
Bazen ibadeti gösteriye, iyiliği reklama, hayrı alkışa dönüştürdük. İnsanların ne kadar iyi olduğundan çok, ne kadar iyi göründüğüyle ilgilenmeye başladık.
Oysa bir iyilik, duyurulduğu için değil, bir yaraya merhem olduğu için değerliydi. Bir ibadet, başkalarının takdirini kazandırdığı için değil, insanın ahlakını güzelleştirdiği ölçüde anlamlıydı.
Dudaklarımızda güzel sözler, davranışlarımızda kırıcı tavırlar, dilimizde merhamet, uygulamamızda haksızlık varsa dönüp kendimizi sorgulamalıyız.
İnanç, insanın bulunduğu yere ruhunu ve ahlakını taşımasıdır. Bulunduğu yerin yanlışlarına uyum sağlayıp zamanla onlara benzemesi değil…
Bir zamanlar büyüklerimizin nasihati ve bir dostumuzun omuzumuza dokunuşu, bir yakınımızın hâlimizi sorması mutlu olmamız için yeterliydi.
Şimdi mutluluğu pahalı eşyalarda, gösterişli sofralarda, başkalarının beğenisinde arıyoruz. Bizden aşağıda olanları görüp şükretmek yerine, yukarıdakileri görüp isyan ediyoruz. Birinin başarısını kutlamak yerine kıskanıyor, düşene el uzatmak yerine seyrediyoruz. Bir insanın derdini dinlemek için zaman bulamıyor ama başkalarının gıybetini yapmak için saatler harcıyoruz.
Bir cümleyle, bir davranışla yılların dostluğunu zedeleyebileceğimizi düşünmüyoruz. Gerektiğinde özür dilemeyi zayıflık, affetmeyi saflık, alttan almayı yenilgi sayıyoruz.
Sonra da etrafımızda kimsenin kalmamasından şikâyet ediyoruz.
İnsanlar birbirinden neden uzaklaşıyor?
Geçmişi değil, geçmişin güzelliklerini özlüyoruz. O yıllarında zorlukları, acıları, zulümleri ve haksızlıkları vardı. Bunlara rağmen özleniyorsa da bunun bir sebebi olmalı.
Belki komşuluk daha güçlüydü.
Belki insanlar birbirinin derdini daha çok sahipleniyordu.
Belki söz vermek, imza atmaktan daha bağlayıcıydı.
Muhtemelen insanlar birbirlerini menfaatleri karşılığında değil, arkadaş, dost, akraba oldukları ve değer verdikleri için seviyorlardı.
Bugün imkânlarımız çok arttı ama tahammülümüz azaldı. Ekranlarımız aydınlandı, gönüllerimiz karardı. Haberleşme hızlandı ama iletişimimiz zayıfladı. Dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz ama yanı başımızdaki insanın içindeki fırtınayı fark edemiyoruz.
Peki, her şey gerçekten bitti mi? Tabii ki hayır!
Bir çocuğun masum gülüşü varsa, bir annenin duası, bir babanın evladı için duyduğu endişe, bir dostun karşılık beklemeden uzattığı eli varsa…
Hâlâ haksızlık karşısında susmayan insanlar, kimsenin görmediği yerde iyilik yapanlar, bir yarayı sarmak için kendi derdini erteleyenler varsa ümit var demektir.
Mesele, güzel olan her şeyin tamamen yok olması değil, o güzellikleri göremeyecek kadar çıkarlarımıza, öfkelerimize ve hırslarımıza esir düşmemizdenmiş.
Hiç olmazsa bundan sonra selam vererek, gönül alarak, yanlışlarımızı kabul ederek yeniden başlayabiliriz.
Haksız kazançtan uzak durarak, makamı emanet bilerek, insanları çıkarımıza göre değil, insan oldukları için değerlendirerek…
Olumlu ya da olumsuz hiç bir değişim bir günde olmaz. Her değişim samimi adımlarla ve önce kendimizden başlar.
Uğruna ömrümüzü tükettiğimiz makamlar, servetler, unvanlar bir gün başkalarına kalacak.
Bizden geriye kırdığımız gönüller mi, yoksa aldığımız dualar mı?
Biriktirdiğimiz servet mi, yoksa dokunduğumuz hayatlar mı?
İnsanların önünde nasıl göründüğümüz mü, yoksa kimsenin görmediği yerde nasıl biri olduğumuz mu kalacak?
Herkes kendi adına cevabını versin.
Belki de asıl mesele, ne kadar yaşadığımız değil; yaşarken neyi yaşattığımızdır. Güzel olan her şeyi bitirdik diye hayıflanırken, güzelliği yeniden başlatmanın hâlâ bizim elimizde olduğunu da unutmayalım.
Yeter ki özümüze dönelim. Vicdanımızın sesini yeniden duyalım. İnsanı insana düşman eden hırslarımızdan, bizi birbirimize yabancılaştıran kibirlerimizden vazgeçelim.
Çünkü insanların daha fazla mala, daha yüksek makamlara ve daha gösterişli hayatlara değil; daha çok merhamete, daha çok adalete ve daha çok iyiliğe ihtiyacı var.





