İlk yazımda hepimizin hayatına dokunan bir soruyla başlamak istiyorum:
Gördüğümüz gerçek mi?
Akşehir’in sessizliğinde bazen insan, dışarıdaki dünyadan çok kendi içindeki hareketliliği fark ediyor. Belki de en büyük gürültü, hiç kimsenin duymadığı yerde; zihnimizin içinde kopuyor.
Bir insanı gerçekten gördüğümüzü sanırız.
Oysa çoğu zaman karşımızdakini değil, onun zihnimizde bıraktığı anlamı görürüz.
Çünkü insan yalnızca gözleriyle bakmaz. Geçmişiyle, korkularıyla, beklentileriyle ve yaşadıklarıyla bakar.
Aynı cümle birinin kalbine dokunurken, bir başkasında hiçbir iz bırakmayabilir. Aynı sessizlik birine huzur verirken, diğerine yalnızlık hissettirebilir.
Çünkü dışarıda olanla, içeride taşıdıklarımızın buluştuğu yerde kendi gerçekliğimizi kurarız.
Belki de insanın en zor yolculuğu dünyayı anlamak değil, kendi bakışının dünyayı nasıl değiştirdiğini fark etmektir.
Bazen hayat değişmez.
İnsan değişir.
Ve insan değiştiğinde, aynı dünyaya baktığı hâlde artık aynı şeyi görmez.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Ben gerçekten olanı mı görüyorum, yoksa içimde taşıdıklarımın bana gösterdiğini mi?
Çünkü bazen değişmesi gereken hayat değil, ona baktığımız penceredir.
Belki de gerçek dönüşüm, dünyayı değiştirmekle değil; dünyaya bakan gözün değişmesiyle başlar.





