Yanına yanaşıp kendimi tanıttığımda, merak edip kimlerdensin? Diye sormuştu. Aynı memleketin iki insanı böyle bir araya gelmeye görsün, karşısındakini iyice bir tanımak ister. -Akşehir Maarif Memuru, Başmuallim Osman Yılmaz'ın torunuyum, deyince önce bir dikkat kesildi, gözleri dolar gibi oldu, derin bir nefes aldı ve bir an için sessiz kaldı, derin düşüncelere dalmış gibiydi. Sonrasında heyecanla bana döndü, yüzüme baktı ve gülümseyerek; dedemi iyi tanıdığını ve hayatının bir dönümünde önemli bir rolü olduğunu, söyledi. Geçmişle bir bağlantısı olmalı mutlaka, diye düşünmüştüm. Ama yine de dedemin Mevlüt Kaplan'ın hayatında nasıl bir rolü olduğunu da merak etmiştim.
Mevlüt Kaplan, dedemle yıllar önce yollarının nasıl kesiştiğini ve bununla ilgili unutamadığı bir anısını da anlatmak üzere, konuşmasını sürdürdü;
"Akşehir'in Ökes Köyünde doğdum, büyüdüm, anamı çocukken kaybettim. Babam, ben ve kardeşim, bir başımıza kalmıştık. Babam bize hem analık hem de babalık yaptı. Anadan öksüz büyüdük. Köyümüzde okul yoktu. Köy odası, imece usulü onarılmış, içine de banklar, sıralar konularak derme çatma bir sınıf yapılmıştı. İlk üç yıl Reis Köyünden Çifteler Köy Enstütüsünde kurs almış bir eğitmen köyümüze gelip bize ders vermişti. Ortada ne bir gerçek sınıf, ne bir okul vardı. Sonrasında, ilkokul 4. ve 5. sınıfı okuyabilmek için köyümüze 1 saatlik mesafede ki komşu köy Reis'e hergün gidip gelmeye başladım. İlkokul öğretmenim Hayriye öğretmendi. Okulumu ve Hayriye öğretmenimi çok seviyordum. Bir yaz günü, köyümüze gelip folklör gösterisi yapan Çifteler Köy Enstitülü ağabeylerle tanışmış, onlarla konuşmuştum. Ben de onlar gibi enstitülü olacağım, okuyup öğretmen olacağım, köyde kalıp imam olmayacağım, ölü yıkayıcı olmayacağım, diyordum sürekli kendi kendime. Bu isteğimi dilimin yettiğince her yerde söylüyordum da. Muhtar, köye gelen gezici başöğretmene benden övgüyle söz etmiş, okuyup öğretmen olmak istiyor, akıllı bir çocuk, demiş. Köyde ne olup, ne bittiğini, kimin nerede, ne yaptığını iyi bilirdim. Dışarıdan gelipte köyden birini aradıklarında köylü bile dönüp bana sorardı. Muhtarın sağ kolu gibiydim. Atılgan bir yapım vardı. Çok hevesli ve hırslıydım...
Babam beni bazen ormana odun toplamaya da gönderirdi. Arada bir harmanda da çalışırdım. Ekin biçip, sap taşıdığım, döven sürdüğümde olmuştur. Köyde yaşayıpta çalışmadan durmak olur mu hiç?
Ormana oduna gittiğimde o gün okula gidemezdim. O yüzden pek sevmezdim oduna gitmeyi. Gitmedim de bir daha oduna...
Köyümüze zaman zaman gelip giden gezici başöğretmen Ali Erdem ile Maarif Memuru Osman Yılmaz'a, okuyup öğretmen olacağımı her keresinde bıkmadan usanmadan söylüyordum. Bir ara amcalarım beni Akşehir'e Kur'an kursuna göndermek için ısrarcı bir tutum sergilediler. Yanıma gelip başka başka şeyler söyleyerek beni kandırmaya çalıştılar. Ama ben her keresinde isteklerini geri çeviriyor; köyde kalıp cami imamı olmayacağım, öğretmen olacağım, diye onlara kızarak tepki gösteriyordum. En sonunda babam sırtımı sıvazlayıp benden yana arka çıkmış, konu kapanmıştı. Babamla yolumuz her Akşehir'e düştüğünde soluğu Maarif Memuru Osman Yılmaz'ın yanında alıyordum.Her seferinde de isteğimi ısrarla tekrarlıyor, arada bir de dilekçe veriyordum. Ona, beni Çifteler'e gönder, Gönen'e gönder, Ereğli İvriz'e gönder, diyordum. Maarif Memuru Osman Bey'de yüzünde hafif bir tebessümle ve sabırla beni dinledikten sonra; anladık, tamam göndereceğim, ama sen önce bir ilkokul 5'i bitir, diplomayı getir, gerisi kolay, diyordu...
Bir keresinde Gezici Başöğretmen Ali Erdem, köye geldiğinde hep birlikte köy odasında yemek yemiş çay içmiştik. Bir ara Ali Erdem yazdığı bir mektup için muhtardan zarf istedi. Zarfın arkasını yazdıktan sonra bana uzattı; al bu mektubu, Akşehir postanesine götür, pullayıp gönder, dedi. Şaşkın bir yüz ifadesiyle yazdığı mektubu aldım. Zarfın arkasında, Konya Ereğli İvriz Köy Enstitüsü ve müdürünün adı yazıyordu...
Sonraki gün soluğu Akşehir Postanesinde almış, mektubu pullayıp postaya vermiştim. Artık içim rahattı. Maarif Memuru Osman Yılmaz'da böylece benden kurtulacaktı. Merakla mektubun cevabını beklemeye başlamıştım..."
Maarif Memuru Osman Yılmaz ile aynı zamanda akrabası da olan Başöğretmen Ali Erdem, görevle ilgili olan bitenden birbirlerini haberdar ederek, gelişmeleri yakından takip ediyorlardı. Çevre köylerden Ereğli'deki İvriz Köy Enstitüsü'ne gönderilebilecek öğrencileri seçebilmek için köylerde tarama da yapıyorlardı. O yıllar ilçede yeterli sayıda başöğretmende yoktu. Maarif Memuru Osman Yılmaz asli görevinin yanı sıra, ilçedeki diğer okullarda başmuallimlik ve öğretmenlikte yapıyordu. Fırsat buldukça da köy enstitülerine öğrenci seçebilmek için çevredeki köyleri dolaşıyordu. Geçmişten bugüne halk arasında Adalı, diye anılan lakapların yanına, Maarif Memuru ile birlikte bir de şimdi başmuallim, ibaresi eklenmişti. Böylesi bir betimlemeyle çocukluğunda kendisi de az karşılaşmamış mıydı? Akşehir'de nereye giderse gitsin, kendisini tanıyanlar; gel bakalım başmuallimin torunu, demezler miydi? En çokta, her pazar günü pide yaptırmaya Arasta'ya gittiğinde, Pideci Ali, başmuallim gelmiş, alın tepsiyi sıraya koyun, derdi...
Mevlüt Kaplan, Akşehir Maarif Memurluğunun civar köylerde yaptığı taramalarda takibe aldığı, zeki ve parlak köylü çocuklarından biriydi. İşlenmeye hazır bir cevher, gibiydi. Maarif Vekaletince Konya İl Müdürlüğü aracılığıyla Akşehir Maarif Memurluğu'na gönderilen resmi yazıda, civar köylerde titizlikle tarama yapılarak Köy Enstitülerine gönderilmek üzere nitelikli köy çocuklarının seçilmesi, isteniyordu. Akşehir Maarif Memuru Osman Yılmaz gelen yazıyı okuyunca, sayıca çok az olan başöğretmenleri hemen toplayarak bu görevi onlara da tevdi etmiş, konunun önemini ve ne yapmaları gerektiğini, uzun uzun anlatmıştı...
.
Mevlüt Kaplan, kaldığı yerden çocukluğuna dair yaşadıklarını, sanki bir masalcı dede, edasıyla ağır ağır, tane tane anlatmaya devam ediyordu;
"Bir gün Hayriye öğretmenle sınıfta ders yaparlarken sınıfın kapısı birden açılıverdi. İçeriye omzunda asılı tüfeği olan bir jandarma eri girip Hayriye öğretmene, Mevlüt Kaplan hangisi, diye sordu. Sınıfta o an çıt çıkmıyordu. Hayriye öğretmen, birden karşısında jandarmayı görünce çekinerek şaşırmış, gözleriyle işaret ederek beni göstermişti. Jandarma eri beni alıp götürmeye başladığında içimden kendi kendime, acaba ne suç işledimde jandarma beni götürüyor, diye sormadan edemedim. Halbuki hiçbir şey yapmamıştım. Jandarmayla birlikte sınıftan çıkınca, ardımdan Hayriye öğretmen sınıftaki öğrencilere, çocuklar Mevlüt bir kabahat mi işledi, diye sormuş...
Jandarma karakolu köyün az ilerisindeydi. Jandarma eri ile birlikte yanyana yürüyerek karakola doğru yol almaya başladık. Karakola vardığımızda durum anlaşılmıştı. Santralde, manyetolu telefonun başında duran jandarma eri, telefonun diğer ucundaki kişiye; alo...aradığınız çocuk geldi efendim, telefonu kendisine veriyorum, diyerek ahizeyi bana uzatmıştı. Telefonun ahizesini kulağıma götürdüğümde, beni arayanın Akşehir'den Maarif Memuru Osman Yılmaz olduğunu öğrendim. Telefonda bana, yarın nüfus cüzdanını al, babanla birlikte yanıma gel, demişti. O an, İvriz Köy Enstütüsünün yolunun bana açıldığını anlamış, dünyalar benim olmuştu. Çok sevinmiştim. Okula nasıl döndüğümü, olanı biteni Hayriye öğretmene sarılıp nasıl anlattığımı , okul çıkışı onca yolu tepip köyüme gidişimi, babama bu güzel haberi verişimi, inanın hiç birini doğru dürüst hatırlamıyordum bile. O gece beni hiç uyku tutmamıştı. Hiç beklemediğim bir anda, ansızın çıkagelmişti böylesi güzel bir haber..."
Sabah daha gün ağarmadan babasıyla yola çıkmışlardı. Akşehir'e varıp doğru Maarif Memurunun yanına vardılar. Maarif Memuru Osman Yılmaz, İvriz Köy Enstitüsünden gelen yazıda Mevlüt Kaplan'ın enstitüye kabul edildiğini baba oğula tekrar söyledi ve; haydi şimdi bana noterden yüklenme senedi getirin, 6 adette vesikalık fotoğraf çektirin, dedi. Aynı gün içinde zorda olsa şehirden iki kefil bulup noterden yüklenme senedini çıkarttılar, 6 adette vesikalık fotoğraf çektirip nüfus cüzdanıyla birlikte Maarif Memurluğu'na gelip elden teslim ettiler. Maarif Memuru Osman Yılmaz, gerekli belgeleri hazırladı, bir dosya oluşturup kaydını tamamladıktan sonra dosyayı büyük bir zarfın içine koyarak Mevlüt Kaplan'a uzattı. Sonra ayağa kalktı ve hafif bir tebessümle gözlerinin içine baktı: Haydi güle güle, yolun açık olsun. Çalış, öğretmen ol, olur mu? dedi. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu Mevlüt Kaplan'ın, kalbi heyecanla atıyordu;
Olur, dedi...
Sonrası mı? O günlerden bugünlere zaman akıp geçiverdi. O gün, Mevlüt Kaplan kitabını imzalayıp bana verdiğinde, geçmişe dair anlattıklarını gözümde bir bir canlandırmış adeta yaşamıştım. Hele bir de, dedem Osman Yılmaz ile ilgili hayatının dönüm noktası sayılabilecek böylesi bir yaşanmışlığı dile getirmesi, yollarının bu şekilde kesişmiş olması, beni çok duygulandırmıştı. Her ikisi de farklı zaman dilimlerinde rol almış birer eğitim neferiydi...
Mevlüt Kaplan, ömrü boyunca kendini eğitime adadı, onlarca değil yüzlerce kitap yazdı. Bu kitapların belki de tamamına yakını çocuklar içindi. Kendi çocukluğu ile ilgili bana birebir anlattıklarını, "Tren Düdükleri" adlı öykü kitabında da çocuklar için derleyip daha yumuşak bir anlatımla, yazmıştı. Tek bir farkla, çocukların anlayacağı dilde didaktik bir öykü anlatımıyla ve yoksul bir köylü çocuğu olan Memican'ın kişiliğinde kendi çocukluğunu ortaya koyarak...
Bu yazının sahibi de, salt kendisine anlatılanla yetinmedi, araya kendinden bildiklerini de kattı, az birazda "Tren Düdükleri" kitabından okuduklarını. Ortaya da böylesi bir yazı çıkıverdi...
Mevlüt Kaplan'ın aynı zamanda III. ilkbahar Öykü ve Şiir Yarışması'nda ödüle layık görülen "Tren Düdükleri" adlı anı ve öykü kitabı yakın tarihe ışık tutan, mutlaka okunması gereken sıra dışı bir kitaptır. Tren Düdükleri, Memican'ın hayalini kurduğu İvriz Köy Enstitüsüne gidişini, yaza doğru yıllık izin süresinde başından geçenleri, anlatır. Kitapta anlatılanlar salt bu kadar da değildir. İçinde bulunulan dönemin zorlu koşullarına, köy yaşamının zorlukları ile köylünün yoksulluğuna da, vurgu yapılır...
Köy Enstitüleri, aydınlanma düşüncesinin gerçeğe dönüştüğü, köyü modernleştirme ve Cumhuriyet ideolojisini yayma projesiydi. Köylüyü aydınlatarak "kul" dan "yurttaş" a dönüştürmeyi ve köyden aldığı gençleri eğiterek köye hem öğretmen, hem de üretim tekniklerini bilen liderler olarak geri göndermeyi hedefleyen bir kalkınma modeliydi. Eğitimde fısat eşitliğinin en iyi örneğiydi.Uygulandığı sürecin sonunda, köylerde okuma yazma oranı artmış, modern tarım yöntemleri öğrenilmiş ve kültürel bir uyanış yaşanmıştır...
Köy Enstitülerinden mezun olan aydın fikirli öğretmenler arasında yazın dünyasına yazar olarak adını yazdıranlar sayıca pek çoktu. Köy Enstitülü yazarlar, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında, "köy" gerçeğini yerleştirerek farklı ve yeni bir akım başlattılar. Mevlüt Kaplan'da bu akımın içinde yer alan yazarlardan biriydi. Bu akımın önemli temsilcisi Köy Enstitü mezunu yazarlar arasında; Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Osman Şahin, Adnan Binyazar, Yusuf Ziya Bahadınlı, Ali Yüce, Hasan Kıyafet, Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu, Pakize Türkoğlu, Hatun Birsen Başaran, Ali Dündar ve Mehmet Uslu'da bulunmaktadır. Bu akımın içinde salt Köy Enstitü kökenli yazarlar yoktu, onların yanı sıra, Köy Enstitülerinin kuruluşu ve gelişiminde kilit rol oynamış Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, Rauf İnan, gibi önemli eğitimci bürokrat isimlerde vardı...
Bu dünyadan Köy Enstitülü bir eğitim neferi yazar, şair Mevlüt Kaplan gelip geçti. Ardında ilelebet anılmayı hak eden özgür düşünce ve aydın fikirlerle dolu öyküler, yapıtlar ile yetiştirdiği öğrencileri bıraktı...
Onu hiç unutmayacağız.
Her daim saygı ve özlemle anacağız...





