GÜNDEM

Dinin Gözyaşlarına Hapsedildiği Yerde Gelecek Kurulamaz

Bir toplumun din anlayışı, o toplumun hayata bakışını, yaşam tarzını, gelişimini velhasıl her şeyini etkiler ve belirler.

Eğer din; sadece geçmişe ağıt yakmanın, sürekli felaket anlatmanın, fakirliği kutsayıp dünyadan el etek çekmenin aracı hâline gelirse, o toplum ne bilimde yükselebilir, ne adalette, ne de insanlığa örnek olabilir. İşte bugün, İslam dünyasının yaşadığı temel kriz tam da budur.

İslam dini dünyayı terk etmek için değil, dünyayı imar etmek için gönderildi. Ne var ki Müslüman toplumlar uzun bir süredir dünya-ahiret dengesini kaybettiler. Çalışmak, üretmek, düşünmek, hak ve adalet mücadelesi vermek yerine, dini yalnızca ritüellere, ezberlere ve sayılarla zikir yapmaya indirgeyen dar bir anlayışı benimseyerek yaygınlaştırdılar.

Oysa namaz, oruç, zekât ve hac kadar; dürüstlük, emek, bilgi üretimi, çevreyi korumak, tüm canlı varlıkların haklarını savunmak, adaleti ayakta tutmakta ibadettir. Kişinin mağdurun yanında durması, haklıyı koruması, topluma fayda üretmesi de kulluğun bir parçasıdır. Lakin, biz dini hayatın merkezinden çıkartarak, şekillerin içine hapsettik.

Bugün İslam dünyasının hâline baktığımızda, maalesef çok acı bir tabloyla karşı karşıyayız. Yaklaşık elliden fazla Müslüman ülkede birlikten, huzurdan, bilimden ve adaletten söz etmek hemen hemen mümkün görünmüyor. “İslam barış dinidir” deniliyor ama Müslümanların birbirine duyduğu tahammülsüzlük, mezhep kavgaları, ötekileştirme, tekfir kültürü ve bitmek bilmeyen öfke dili, toplumları içeriden çökertiyor.

Daha da vahimi, dinin giderek bir ekonomik sektöre dönüşmesi. Bugün bazı cemaat ve tarikatlar maneviyat üretmekten daha çok güç, sermaye ve nüfuz alanı oluşturmaya yönelmiş durumdalar. Dinin şeffaflıktan uzak, denetimsiz ve kapalı yapılara dönüşmesi ise toplum için ciddi riskler taşıyor. Yakın geçmişte yaşanan acı örnekler bunun ne denli tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini bizlere gösterdi.

Bir başka sorun da dinin sürekli melankoli üzerinden anlatılması. İnsanlara umut, ahlak, üretim ve özgüven vermesi gereken din; çoğu zaman gözyaşı, menkıbe ve korku diliyle sunuluyor. Sürekli geçmişin ihtişamına ağıt yakan ya da bir kurtarıcı bekleyen toplumlar, geleceği inşa edemezler. Çünkü toplumları ileri taşımak ve geliştirmek için birey bilinci, özgür düşünce, hukuk, liyakat, eşitlik ve üretim kültürünün geliştirilmesi gerekmektedir.

Bugünün gençleri artık soruyor/sorguluyor, araştırıyor ve bir çok konuda bilgi sahibi oluyor, dünyayı geziyor, görsel olarak görüyor, takip ediyor ve karşılaştırıyorlar. Çocuklarımıza ve torunlarımıza sadece nasihat yeterli olmuyor, Hakkı ve hukuku bizzat yaşayarak göstermek gerekiyor. Eğer Müslümanım diyenler yaşam tarzlarında insan haklarını, özgürlüğü, düşünceyi, bilimi ve adaleti yeterince kuşatmamaya devam ederlerse, yeni nesillerin zihninde ciddi kırılmalar yaşanmaya devam edecektir.

Belki de en büyük problem, Kur’an’ın ahlaki çağrısıyla aramıza mesafe koymuş olmamızdır. Dinin öfke, korku ve baskı diliyle anlatılması sadece toplumdan uzaklaşmayı değil, aynı zamanda İslamofobi’nin içeride büyümesini de beraberinde getirebilir.

Kitabı anlamak yerine sloganlaştırdık; vicdanı geliştirmek yerine kolay fetvalarla kendimizi rahatlattık. Oysa Kur’an insanı düşünmeye, akletmeye, adalete ve merhamete çağırır.

İslam dünyasının bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey hamaset değil, zihinsel bir muhasebedir. Bilgiye, üretime, hukuka, sosyal barışa, özgürlüğe ve insan onuruna dayalı yeni bir ahlak anlayışı geliştirilmeden, yalnızca dini söylemleri artırmak toplumsal yaraları iyileştirmeye yetmeyecektir.

İslam dini insanı hayattan koparan değil; insana hayatı daha adil, daha temiz ve daha yaşanabilir kılma sorumluluğu veren ilahi bir çağrıdır.

Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun söylemlerinden yola çıkarak oluşturduğum makaledeki tespitlere katılıyor musunuz? Ya da eklemek istedikleriniz var mı?

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }