Masa; eşlerin karşılıklı oturdukları ve eğer varsa, bir çocuğun dahil olduğu, küçük ailenin yemek yediği yer.
Genç nesil şöyle düşünebilir, demek ki eski evler çok genişmiş, bu kadar insan bir arada yaşıyor ve aynı sofra etrafında toplanıyorlarmış!
Hayır o evler şimdiki gibi üç, dört, beş odalı, geniş ferah balkonlu, iki banyolu ve üç tuvaletli hiç değildi!
Öyleyse, bu kadar insan nasıl bir arada yaşıyordu diyorsunuz, değil mi?
Sabah olduğunda evin en geniş odası hem yaşam alanı, hem yemek odası, hem de misafir odası olurdu. On beş on altı yaşına gelen erkek çocuk hemen evlendirilerek bir oda tahsis edilirdi. Kız çocuğu da yuvadan uçurulmuş olurdu. O yaşların altındaki çocuklara da bir oda düşerdi. Oda dediğimiz de belki 10 metre kare var ya da yoktu. Banyo ve tuvalet lambaları yanıyor ve özellikle, banyonun kapısında el havlusu asılı duruyorsa dolu anlamına gelirdi, ses ve tıkırtılara göre kullanım sırası beklenirdi.
Günün ağarmasıyla birlikte herkesten önce kalkan kayınvalide, oğlu ve gelininin kaldığı odanın önünde gürültülü hareketler yapar, baktı kapı açılmıyorsa, güm güm kapıya vurur ''daha ne yatırsınız, öğlen oldu'' diye bağırırdı.
Bu sesle odasından apar topar gözlerini ovalayarak ve üstünü başını düzelterek çıkan gelin, mahcup olurdu.
Daha sonra kalkan kayınpeder, lavaboda elini yüzünü yıkarken gelin elinde havluyla beklerdi.
Hemen ardından kahvaltı sofrasının kurulması çalışmaları başlar, tandır ekmeği sobada ısıtılır, eşşek zeytini, tuluk peyniri, reçel ve tereyağı, yer sofrasına konurdu.
Sofranın baş köşesinde kayınpeder, hemen onun dizinin dibinde torunlar ve bekar çocuklar sıralanırdı. Gelin her daim kaynananın gözüne bakar, sofranın eksiklerini takip etmekten ve boşalan çay bardaklarını doldurmaktan sofradan hep aç kalkardı.
Herkese yüzü asık olan dedenin daima gülümsediği ve hoşgörüyle yaklaştığı torunları olurdu. Hele bir de ilk torun erkek ise, değmeyin dedenin keyfine, torunun adı mutlaka kendi adı olurdu.
Günlük iş taksimi ve mali konular sofrada konuşulur, karnını doyuran aldığı görevi ifa etmek için, işe çıkılırdı.
Akşam olduğunda yine aynı görüntü, evi ısıtan sobanın üzerinde ya da fırınında pişirilen yemekler, oturma düzeni değişmeyen sofraya konur, kim ne yaptı kazandıysa babaya verir, yapılan işler detaylıca söylenirdi.
İkinci oğlan evlendiğinde, avluya iki odalı bir ev yapılır, büyük gelin terfi eder, işlerin yükü yeni geline aktarılırdı. Evin, bağın, bahçenin işleri artık kayınvalideden alınan talimatla, büyük gelinin iş bölüştürmeleri başlardı. Ailenin tüm bireyleri yer sofrasının etrafında oturmaya devam ederdi. Evin en küçük oğlu, o evde yaşamaya devam ederken, diğerleri avluda sıralanmış evlere sadece uyumak için giderlerdi.
O babaların ve annelerin vefatından sonra, artık her şey değişti.
Dünür gidilen kızın ailesi önce evi var mı, işi ne, beyaz eşyalar ve mobilyalar şu marka, takıların gramajı da bu kadar olacak demeye başlamasıyla, sofralar yerden kalktı ve masalar kuruldu.
Böyle olunca iyi mi oldu, evet mahremiyet konusunda uzakta değil ama ayrı yaşamak daha iyi oldu, eşlerin yaşamları kolaylaştı. Ama bu kolaylık zamanla onları maddi ve manevi tatminsizliğe, her konuda doyumsuzluğa, huzursuzluğa ve mutsuzluğa doğru itti.
Artık ne yere açılan o büyük sofralar, ne de geniş aileler kalmadı!
Bırakın yakın adreslerde bile oturmayı, birbirine zıt bölgelerde oturmak tercih edilir oldu.
Bırakın haftada bir anne baba kardeş ziyareti yapmayı, bayramlarda dahi kimse kimsenin kapısını çalmamak adına, tatil rezervasyonları yapılır oldu.
Ne olduysa bize azar azar oldu sözünde olduğu gibi, sonunda tüm güzel hasletlerimiz elimizden bir bir kayıp gitti.
Dedenin de ninenin de adını taşıyan torunlar, babaları ve anneleri gibi önce büyük aileden sonra sülaleden uzaklaşmaya başladılar.





