GÜNDEM

Büyük Kartal’ın Gölgesinde

Tarih, sadece geçmişte yaşanmış olayların kronolojik bir sıralaması değildir; bir milletin hafızası, kimliği ve geleceğe yürürken yanına aldığı en büyük pusuladır.

Ne var ki Türkiye’de tarih bilinci söz konusu olduğunda tuhaf bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Bir yanda geçmişimizle durmaksızın övünüyor, diğer yanda onu derinlemesine tanımaktan ve doğru anlatılmasından kaçınıyoruz. Bu yabancılaşmanın kökleri çok derin.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında yeni bir kimlik inşa etme sancısı, Osmanlı mirasıyla araya radikal bir mesafe konulmasına, hatta geçmişin uzun süre "karanlık bir çağ" olarak kodlanmasına yol açtı. Ders kitaplarından, padişahları sadece halka zulmeden figürler olarak okuyan nesiller yetişti.

Batı; geçmişimizden, İstanbul'dan, Fatih'ten nefret ettiyse, bir dönem bize de kendi tarihimizden nefret ettirilmek istendi. Papa II. Pius'un "Türkler dünyanın en aşağılık milletidir" iftirasının tortuları, kendi aydınımızın zihnine aşağılık kompleksi olarak kazındı.

Batı'nın nefreti ve içselleştirilen önyargılarla Batı'nın Fatih'ten ve Osmanlı'dan korkması, nefret etmesi çok doğal. Çünkü Fatih, onların "Roma İmparatorluğu" hayalini sona erdiren adamdı.

Ancak daha enteresan olan, bu nefretin zamanla bizim tarafımızdan içselleştirilmiş olmasıdır. Voltaire'in, Engels'in sözleri ezberletilerek kendi atalarımızı onların gözünden yargılamak, en büyük trajedimizdir.

Bugün Batılı entelektüeller Fatih'in hoşgörüsünden bahsederken, bizim hâlâ onu sadece "kılıç zoruyla fetheden hükümdar" olarak görmemiz bu kompleksin yansımasıdır.

Bugün ise tarihi, ya kuru bir hamaset ve ezbere indirgiyoruz ya da güncel siyasetin kaba bir malzemesi haline getiriyoruz. Bunun en çarpıcı örneği Fatih Sultan Mehmed’dir.

Popüler kültürde ve okul sıralarında Fatih, sadece "İstanbul’u fetheden, gemileri karadan yürüten bir askerî deha" olarak anlatılıp geçiliyor. Oysa Fatih’i asırlar sonra bile büyük kılan asıl şey; askerî başarısından ziyade entelektüel derinliği, devlet felsefesi ve vizyonudur. Türkçe’nin yanında Arapça, Farsça, Yunanca ve Latince eserleri inceleyen, Akşemseddin ve Molla Hüsrev’le ilmî tartışmalar yapan, Rönesans İtalyası’nın hümanistleriyle mektuplaşan yedi dilli bir entelektüelden bahsediyoruz.

İstanbul’u almak Sultan Mehmed için sadece askerî bir hedef değil, çağının ötesinde bir dünya medeniyeti inşa etme projesiydi.

Gençlerimize her fırsatta "Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın" diye şiirler okutuyoruz. Peki, onu o yaşta bu deha seviyesine ulaştıran eğitim sistemini, merak duygusunu, bilim ve felsefe tutkusunu neden aşılamıyoruz?

Tarihe sloganlarla değil, vizyonla sahip çıkmak yerine, kuru sloganlar atmak ne yazık ki derinlikten yoksun bir nesil oluşturmaktan başka bir işe yaramıyor.

Tarihe sahip çıkmak, eski kıyafetler giyip kılıç kuşanmak ya da geçmişi romantikleştirmek gibi bir nostalji meselesi değildir. Bu bir gelecek mücadelesidir.

Atmamız gereken adımlar bellidir:

Okullarda sadece şiirlerden ibaret bir "Fetih Haftası" yerine, Fatih’in çok kültürlü yönetim modelini ve eğitim vizyonunu içeren projeler geliştirilmelidir.

Gençlere fetih hikayelerinin yanında Halil İnalcık okutulmalı, Fatih’in Kanunnamesi inceletilmeli ve devlet yönetme aklı gösterilmelidir.

Fatih’i sadece kendi penceremizden değil; fethettiği Roma, Sırp ve Bosna gibi toplumların gözünden de okutmalıyız. Çünkü büyük devlet adamları, mağluplarına karşı takındığı muazzam "devlet adabı" ve "adalet" anlayışıyla ölümsüzleşir.

Geçmişini bilmeyen toplumlar, geleceğini başkalarının yazdığı hikâyelerin içinde aramak zorunda kalırlar.

Kendi tarihine yabancılaşan bir nesil, başkalarının yazdığı tarihin figüranı olmaya mahkumdur.

Artık köklerimizle barışmanın, ecdadın ilim aşkını, adalet duygusunu ve vizyoner ruhunu yeniden kuşanmanın vaktidir.

Tarihimizi popüler televizyon dizilerinin insafına veya siyasi çekişmelere terk etmeden, arşiv belgelerine dayalı ilmî çalışmalara ivedilikle hız vermeliyiz.

Bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu olmalıdır:

İstanbul'u fetheden bir hükümdarı ne kadar övdüğümüz mü, yoksa onu büyük yapan fikirleri ne kadar öğrendiğimiz mi?

Büyük Kartal’ın gölgesi, sadece geçmişimizi değil, geleceğimizi de aydınlatacak kadar büyüktür, yeter ki o gölgenin altındaki cevheri doğru okumayı bilelim.

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }