Eskiden şehirde taş üstüne taş vardı; şimdi ne var derseniz, bol bol yıkıntı ve koca bir boşluk. Saray Sineması yıkıldı, Halk Kütüphanesi yıkıldı, Belediye Binası yıkıldı, Eski Otogar yıkıldı, Sanat Okulu yıkıldı, Belediye Düğün Salonu yıkıldı... Yetmedi, Buğday Pazarı içerisindeki o canım dükkânlar da yıkıldı!
Hatta zamanında sinemanın yerine heybetli bir bina dikmişlerdi; ortası avlulu falan, alt katta bağırınca sesi üste kadar eko yapardı. Pek bir fiyakalıydı anlayacağınız. Bir sabah uyandık, o da yıkılmış!
Tüm bu yıkım operasyonunun neticesinde elde ne var? Koskoca, ucu bucağı görünmeyen bir Anıt Alanı...
Ortada estetik harikası (!) bir kuru havuz var. Buraların yabancısı olan, neyin nerede olduğunu bilmeyen araçlar üzerinden bir geçiyor; çatırt! Havuz sizlere ömür, hop gitti... Şehrin göbeğinde tam bir mühendislik zaferi!
Üstüne üstlük, emektar Belediye Parkı da "Yenisini yapacağız" vaadiyle yıktırıldı, bir yılı aşkın süredir atıl vaziyette bekliyor.
Ama şimdi yiğidi öldürüp hakkını yemeyelim; ben gördüğümü söylerim efendim.
Bunların yanında hiç mi iyi şeyler olmuyor? Oluyor elbette. Yeni Hastane yolu pırıl pırıl açıldı, Hıdırlık yolu. Atatürk Abidesi meydana ayrı bir vakar kattı, Genç Park deseniz gözü gönlü açan cinsten... Yani bazen fena şeyler de olmuyor değil hani.
Hatta bakınız, geçenlerde Saraybosna’daydım. Orada da büyük bir film festivali vardı. Zamanında "Şu açık hava sinemalarını geri getirelim, sinemaya gidemeyen insanlara yazlık gösterimler yapalım" diye fikrimi ortaya atmıştım da büyükşehirler organizasyonlar düzenlemeye başlamıştı. Saraybosna’da o şenliği görünce kendi kendime "Yoksa benim fikrimi buralara kadar mı taşıdılar?" demedim değil! Yani dünyada bir şeyler oluyor, fikirler dolaşıyor; bizde bazı güzel şeyler görülüyor, bazı şeyler de görmezden mi geliniyor, artık orasını bilmem. Bilmek de istemem açıkçası!
Gelelim bizim meydana... Alanın etrafı deseniz, altlarında küçüklü büyüklü berberler, elli tane telefoncu, takıcılar, kitapçılar, pideci ve tırnak kadar dükkânlar. Binalar "Ben ne arıyorum burada?" der gibi bakıyor.
Geçen pazar akşamı saat 19.00 suları, üzerimdeki iş yükünden kaçıp bu meydana bir banka tünedim. Normalde kafa patlatmam gereken dağ gibi kitap var ama neyse... Bir saat önce terk edilmiş kasaba gibi olan Anıt Alanı, akşam serinliği bastırınca bir anda panayır yerine döndü. Ağacın altında miskin miskin yatan köpek bile şaşkın.
Yan bankta bir anne çocuğuna paten giydireceğim diye kan ter içinde, az ötede bir baba kızına bisiklet dengesi öğretiyor. Derken bir elektro gitarist peydah oldu, kurdu amfisini, başladı çalmaya. Küçük bir velet de geçmiş karşısına, hipnotize olmuş gibi onu izliyor. Çay ocağının küçücük taburelerine tünemiş ahali tavşankanı çayından yudumlarken, dershaneden çıkan gençler alanı doldurdu.
Milletteki bu telaşı izlerken düşündüm: Yahu benim topu topu bir pazarım var, peki bu yığın yığın insanın olayı ne? Hayat gailesi mi, yoksa ellerinden sineması, kütüphanesi, tarihi mekânları alınmış bir halkın bu beton boşlukta sığınacak başka yer bulamaması mı?
Derken, gökyüzü bu felsefi derinliğimize daha fazla dayanamadı, aniden bir yağmur bastırdı!
İşte o an görülmeye değerdi. Elektro gitarı kapan kaçtı, anneler bebeleri kucaklayıp sipere yattı. Bir dakika önce iğne atsan yere düşmeyen Anıt Alanı, saniyeler içinde bomboş kaldı. Kimi koştura koştura kaçtı, kimi yağmura hiç aldırış etmeyip çocuklar gibi ıslandı.
Karanlık Akşehir’in üzerine çökerken ben de nasibimi alıp eve doğru yürüdüm. Az sonra bu koskoca, yıkıntılardan doğan meydan gece bekçilerinin düdük seslerine ve kendi garip sessizliğine gömülecekti.
İyisiyle kötüsüyle, elli yıldır dönüşe dönüşe ortada ne sinema ne kütüphane, ne düğün salonu, ne buğday pazarı ne de eski dükkânları bırakan ama yine de yaşamaya devam eden kentimizde bir günü daha devirmiş olduk!