GÜNDEM

Bilinmeyen Yanlarıyla Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy

Mithat Cemal Kuntay'ın kaleminden en yakın arkadaşı Mehmet Akif Ersoy'un hayatı, seciyesi ve eserleri'ni anlattığı kitabını baştan sona okuyunca Mehmet Akif Ersoy hakkındaki düşüncelerim gerçek yerini buldu diyebilirim. Bazı kesimlerin bir şekilde sahiplendikleri Milli şairimizin limanında onların hissettiği kadarıyla salt muhazakarlık, milliyetçilik algısı yoktu. Onların hafızalarının dahi alamayacağı geniş çizgide bambaşka bir Mehmet Akif Ersoy vardı.

Abdülhamid yanlısı olanların bilmesi gereken önemli bir konu; Mehmet Akif Ersoy'un gerçekte Abdülhamid'e ve onun baskıcı anlayışına karşı olduğudur. Deyim yerindeyse 2.Abdülhamit'ten iğreniyordu Mehmet Akif. Ona göre 31 Mart ayaklanmasının arkasında Abdülhamit'in parmağı vardı. Salt Abdülhamid değil, diğer padişahlar Sultan Reşad'a ve Vahdettin'e de müthiş derecede kızıyordu. Mehmet Akif, Şair Eşref-i II. Abdülhamit'e en güzel söven adam ilan eder, Şair Eşref'in çok beğenerek okuduğu şu dörtlüğü sebebiyle;

Besmele guş eyliyen şeytan gibi,

Korkuyorsun "Höt" dese bir ecnebi;

Padişahım öyle alçaksın ki sen,

İzzeti nefsin Arap İzzet gibi!

Bununla da kalmıyor, içinde bulunduğu dönemin Meşrutiyet anlayışını ortaya koyan İttihat ve Terakki yanlısı kişilerinde hal ve hareketlerini zaman zaman hiç içine sindiremiyor eleştiriyordu.

İstanbul işgal altında iken İstanbul'u terk ederek Milli Mücadeleye destek vermek üzere Atatürk'ün davetiyle Ankara'ya giden ilk aydın grubun içerisinde yer aldı M. Akif Ersoy... İnebolu'dan Ankaraya giden kağnı arabasının yanında uzunca saatler Ankara istikametinde yürüdü yürüdü, en ufacık bir serzenişte bulunmadı... TBMM'nin kuruluşu sonrası ilk döneminde Burdur Mebusu olarak görev aldı.

Atatürk'e saygısı, sevgisi sonsuzdu. Ölmek üzere iken yanına gelen yakın dostu Mithat Cemal'e (Kuntay) Atatürk için; " O olmasaydı bu savaş zor kazanılırdı" dedi...

Milli şair unvanını kolaylıkla edinmedi elbette. Sırf para ödülü kondu diye katılmadı ilkin istiklal marşı için açılan şiir yarışmasına. Sonrasında onun bilinen şairliğini ortaya koyabilmesini sağlayabilmek adına para ödülü ile ilgili şartnamede değişiklik yapıldı, ihtiyari(isteğe bağlı) hale getirildi bu husus, ikna edildi ve iyi ki de yarışmaya katıldı. Para onun için bir hiçti. Hayatı boyunca bu hiçlik onun yanı başından hiç ayrılmadı. Paraya hiç değer vermedi. Son derece sade bir hayat sürdü...

Yalınlığının ötesinde kibir ve kendini beğenmişlikten, kıskançlıktan öte, kendine biçtiği ve sıkı sıkıya bağlı kaldığı yaşam disipliniyle yaşadı bir ömür boyu. Sözüne sadık biriydi. Muhazakar bir yapısı vardı. Dinine düşkündü lakin ateiste bile saygı duyacak düzeyde ayrı bir dindarlığı vardı Mehmet Akif'in. Salt kızdığı için söylendiği bir kaç husus dışında elbette...

Pehlivanlığa merak saldı gençlik yıllarında. Fatih'te oturduğu Sarıgüzel Mahallesinde Osman Pehlivanın yanında güreşmeye başladı. Adalı Halil'lerin güreştiği meydanlarda kispet giydi kendince, onlarla aynı mecrada yağlı güreş tuttu...

Yürümeyi çok severdi, saatlerce yürürdü, bir gün, Edirne şuracıkta, hadi yürüyerek Edirne'ye gidelim dedi arkadaşlarına, İstanbul'dan yola çıktılar çoğu yolun başında pes edip dönünce yolda tek başına kalıvermişti. Başka bir zaman diliminde yürüyerek İstanbul'dan Çatalca'ya gittiler hep birlikte...

Baytar mektebi mezunu olduğu için ordunun ihtiyacı olan atların tespiti ve muayenesi için Anadolu'nun pek çok yerine yapılan keşif gezilerine katılmıştı. Bu süreçte Anadolu'yu ve halkını yakından tanıma fırsatı buldu...

Fransız Edebiyatı ve düşünürlerini uzun uzun okudu, analiz etti. Fransızcası ile tercümeler yaptı, Fransızca bilen yakın dostları ile felsefe ve batı edebiyatı üzerine uzun tartışmalara girişti. Objektif ve yalın doğrular üzerinde kafa yordu, düşünsel analizlerde bulundu. Lamartine, Baudlaire, Jan Jack Rousse, Emily Hugo gibi yazarları okudu uzun uzun, onları ve batıda gelişen fikir zenginliğinin alt yapısı üzerine kafa yordu. Bütün bunları yaparken milli ve geleneksel çizgide idi ve asla kötümser ve dışlayan bir anlayışla yüzünü batıya çevirmemişti. Batının etkisine hayranlık çizgisinde yaklaşan kimi yazar gibi olmadı.Realizm çizgisinden hiç ayrılmadı...

Arapçayı ve Osmanlıca'yı çok iyi biliyordu. Arapça üzerine derin okumalar yaptı. Atatürk, Elmalı Hamdi'den önce Kuran'ın Türkçe'ye çevrilmesi görevini Mehmet Akif Ersoy'a vermişti. Mehmet Akif o dönemde Mısır'da hocalık yapmaya başlamıştı ve hasta düşmüştü. Türkçe'ye çevirdiği Kur'an tercümesini geçici olarak Mısır'da güvendiği bir insana teslim etmişti. Ölmesi halinde bu tercüme yakılacaktı, zira yaptığı tercümeyi beğenmemişti.Bu da gösteriyor ki hassas çizgide titiz bir çalışma yapmayı seven bir şairdi, kendi yaptığını bir türlü beğenememişti. Elmalı Hamdi ile Kur'an'ın Türkçe'ye çevirisi konusunda bu süreçte müşterek çalışmalarda yapmışlardı. Meal üzerine tefsir kısmı Elmalılı Hamdi'ye düşmüştü, tercüme kısmı ise kendisine. Sonuçta bunun tamamının mealen tercümesi Mehmet Akif'in ölümü sonrasında Elmalılı Hamdi'ye kalmıştı...

Akif'e göre Japonlar gibi olmalıydık. Batının medeniyetini kendimize uyan şekliyle, deyim yerindeyse kapıdan (Gümrükten) muayene ederek alacaktık. Medeniyetin kendi yapımıza uyarlığı sanki gümrükte tetkik edilecek sonra memleketimize girecekti. Zira Japonya başlarda öyle yapmıştı. Bunu da şöyle ifade etmişti Mehmet Akif:

Medeniyet girebilmiş yalnız fennile...

Oda sahiplerinin layık olan izniyle,

Dikilip sahile, binlerce basiret, iman,

Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!

Garbın eşyası, eğer kıymeti haizse yürür;

Moda şeklinde gelen kötülük (seyyie) gümrükte çürür!

Şiirlerinin çoğunda Avrupa'dan bir çok şey alacağımızı Akif acı acı itiraf eder. Hatta hiç sevmediği Rusların edebiyatını kıskanır ve oradan İstanbul'a edipler getirmek ister. Manzumelerin çoğunda şarkın uyanmasını en son sesiyle haykırır adeta...

Mehmet Akif Ersoy batı müziği hayranıydı aynı zamanda; Şerif Muhittin'in Çamlıca'daki evinde dinlediği keman virtiözü Macar sanatçı Berger'in çaldığı Bach'ın "Chaconne" sini çok beğenmiş ve etkisinde kalmıştı. Bir sonraki buluşmasında Türk şairi Akif Ersoy Macar virtiözden bu eseri bir kez daha çalmasını özel olarak rica etmişti. Sanatçının resitalini sunduğu kalabalık ortamlarda aksırana, öksürene, konuşana son derece kızgın bakışlar atarak öfkesini dışa yansıtırdı. Ona göre sanatçı bir eserini icra ediyorsa herkes pür dikkat ve sessiz bir şekilde icra bitene kadar eseri dinlemesini bilmeliydi...

Bitmedi! Milli şairimiz ney de üflüyordu. Ney üflemeye merak saldığında Neyzen Tevfik'ten ders almaya karar vermişti ve düzenli olarak Neyzen Tevfik'in ikamet ettiği hana ondan ders almaya gidiyordu. Düşünebiliyor musunuz? Milli şairimiz, Neyzen Tevfik'ten ney dersi alıyordu ve onların bir arada oldukları ortamda kimbilir aralarında nasıl bir hava esiyordu...

Kibirden uzak ve son derece alçak gönüllü haliyle Mehmet Akif Ersoy, günümüzün paraya değer veren düzeyde ve kaderci bir çizgide olanların sahip olduğu anlayışın aksine, dini istismar eden ve Allah'ı bir şekilde kendine sığınma alanı gören, din tüccarlığına soyunan kişilere yazdığı şiiriyle karşı çıkıyor ve adeta onları mısralarıyla yerden yere vuruyordu:

""Kadermiş!" Öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru:

Belanı istedin, Allah da verdi...Doğrusu bu.

"Çalış" dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

Bırak çalışmayı emret oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevla ecir i hasin iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

Birer birer oku tekmil edince defterini,

Bütün o işleri rabbim görür: vazifesidir....

Yükün hafiledi.. sen şimdi doğru kahveye gir !

Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...

Huda vekili umurun değil mi? keyfine bak!

Onun hazine i ina'mı kendi veznendir!

Havale et, ne kadar masrafın olursa verir!

Silahı kullanan Allah, hududu bekleyen o;

Çekip kumandası altında ordu ordu melek;

Senin hesabına küffarı hakisar edecek!

Başın sıkıldı mı, kafi senin o nazlı sesin:

"Yetiş!"de, kendisi gelsin, ya Hızır'ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;

Şifa hazinesi oluk oluk akacak.

Demekki:her şeyin Allah,yanaşman ırgadın o;

Çoluk çocuk ona ait: lalan, bacın, dadın o;

Vekilharcın o, kahyan, müdir i veznen o;

Alış seninse de, mesul olan verişten o;

Denizde cenk olacakmış gemin o,kaptanın o;

Ya ordu lazım imiş; askerin, kumandanın o;

Köyün yasakçısı, şehrin de baş muhassılı o;

Tabib i aile, eczacı... hepsi hasılı o.

Ya sen nesin? mütevekkil! yutulmaz artık bu?

Biraz da saygı gerektir. Ne saygısızlık bu?

Hudayı kendine kul yaptı, kendi oldu huda;

Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete.. ha?

Akif, en son İstanbul'daki din hocaları için de kızarak şunu der;

"- Arapçanın edebiyatından bahsederler; sonra Kunut duasını doğru okuyamazlar! "

Yazar, şair ve hukukçu, vatanseverlik üzerine yazdığı şiirleriyle tanınan, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış sürecini anlattığı ilk ve tek kitabı " Üç İstanbul" ile ünlenen Mithat Cemal Kuntay'ın her şeyini paylaştığı en yakın dostu, sırdaşı, arkadaşı, Mehmet Akif Ersoy hakkında yazdığı bu kitabı okurken çoğu milliyetçi muhafazakar kesim tarafından sahiplenilen Milli şairimizin ne gibi diğer yanları olduğunu da öğrenmiş oluverdim. Okurken düşündüm, düşündükçe hayıflandım, yer yer keyifte aldım. İstedim ki bu yazıyla bunu pek çok kişi, herkes öğrensin duysun, merak edenler kitabı edinsin, okusun...

Kaynak:

Mithat Cemal Kuntay- Mehmet Akif Ersoy-Hayatı Seciyesi Sanatı, Alfa Yayıncılık.

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }