1976 yılıydı. Akşehir’de kış erken inerdi. Akşam, daha gün bitmeden çöker; sokaklar çabucak ıssızlaşırdı. O yıllarda evlerde genellikle kuzine sobalar yanardı. Bizim evde de vardı. İnce ince çıtırdayarak yanar, karanlığın içine küçük bir sıcaklık bırakırdı. Bir kedimiz vardı; sobanın başına kıvrılır, gözlerini yarı kapatıp mışıl mışıl uyurdu.
Çoğu zaman sobamız çekmezdi. Duman ağır ağır odaya yayılır, önce tavana yükselir, sonra geri çökerdi. Kapı pencere sonuna kadar açılır, bir yandan ısınmaya çalışırken bir yandan ayaz içeri dolardı. Soğuk, yüzümüze ince bir bıçak gibi vururdu. Boruların birleşim yerlerine hamura batırılmış eski bezler sarılırdı. Belki tutar, belki çeker diye… Ama çoğu zaman yine de çekmezdi.
Oda dumanla dolunca annem pencereyi açardı.
“Yine çekmiyor bu soba,” derdi.
Babam borulara bakar, eğilir, yoklar, yerlerini düzeltirdi. Kenarlarına hamura bulanmış bezler sarardı.
“Şimdi olur,” derdi.
Bir süre sonra soba gerçekten çekmeye başlar, duman incelir, oda yavaş yavaş ısınırdı. Sanki ev de bizimle birlikte derin bir nefes alırdı.
Annem bir yandan sobanın üzerinde yemek pişirir, bir yandan güğümlerle su kaynatırdı. Kaynayan suyun sesi, sobanın çıtırtısına karışırdı. Patatesler közlenir, kestaneler çatlayarak açılır, ekmekler sobanın üzerinde kızarırdı. Ev içinde sürekli bir hareket vardı; sabahın işi, akşamın hazırlığı, sofranın telaşı… Ama bu telaşın içinde bir düzen, bir alışkanlık vardı.
Ben o zaman ilkokula gidiyordum.
Perşembe günleri okul çıkışı farklı olurdu. İçimde küçük bir hareketlenme olurdu. Çünkü pazar kurulurdu.
Yolda annem:
“Kalabalığa dikkat et,” derdi.
“Tamam,” derdim.
Ama pazar gerçekten kalabalık olurdu. İmaret Camii’nin önü geçilmezdi. İnsan çoktu, ses çoktu. Sesler birbirine karışır, üst üste binerdi. At arabaları aralardan geçerdi.
“Çekil kenara!” diye bağıranlar duyulurdu. Kimi çantaları düzenlemiş, kiminin içine küçük notlar koymuş olurdu; kimi de sahiplerini arabaya bindirirdi. Bir yerden bir yere taşınan sadece insanlar değil, hayatın kendisiydi sanki.
Perşembe pazarı Eski Buğday Pazarı’na kadar uzanırdı. Köylerden gelenler erkenden gelir, yer tutardı. Üzüm satanlar Nasreddin Hoca Mezarlığı duvarının kenarında sıralanırdı.
“Üzüm var!” diye seslenirlerdi.
“Pekmez taze!” derlerdi.
Bu sesler havada asılı kalır, insanın peşinden gelirdi.
Ben en çok çay kenarından girilen tarafı severdim. Tarık Buğra’nın anıtının bulunduğu o alan… Köşede Demirbaşların Apartmanı vardı. Oduncular, marangozlar, motosiklet tamircileri, terziler, sobacılar… Hepsi yan yana, iç içe bir hayat kurardı.
Bir köşede de güvercinler satılırdı. Tavuklar, horozlar, hindiler, tavşanlar… Biraz ötesi Buğday Pazarıydı. Kamyonlar dolusu arpa ve buğday gelir, biri girer biri çıkardı.
Ben en çok güvercinlerin olduğu yeri severdim.
Bir gün babama:
“Şu güvercinlere bakabilir miyim?” dedim.
“Bak,” dedi. “Ama uzaklaşma.”
Gittim, baktım. Güvercinler sessizdi. Tellerin arkasında birbirlerine sokulmuşlardı. Ara sıra başlarını çeviriyor, gözleriyle etrafa bakıyorlardı.
Bir adam:
“İstersen al,” dedi.
Bir şey demedim. Sadece baktım.
Evde anneme anlattım.
“Alacak mısın?” dedi.
“Yok,” dedim. “Sadece baktım.”
Bir gün evin önüne buğday serptim. Avucumdan dökülen taneler taşlara çarparak dağıldı. Güvercinler geldi. Önce temkinliydiler, sonra yaklaştılar.
Annem:
“Ne yapıyorsun orada?” dedi.
“Güvercinlere yem veriyorum,” dedim.
“Boş iş,” dedi ama sesini yükseltmedi.
Güvercinler yemleri yedi. Küçük küçük adımlarla dolaştılar. Sonra birden, sanki görünmeyen bir işaretle, hep birlikte havalandılar. Kanat sesleri havayı doldurdu. Biri çatıya, biri ağaca kondu. Sonra dağıldılar, gökyüzünde küçülüp kayboldular.
Babam kapıda durdu:
“Gittiler,” dedi.
“Giderler,” dedim.
O gün hava kapalıydı. Gökyüzü alçalmış gibiydi. Yağmurun geleceği belliydi. Akşam olmadan başladı yağmur; ince ince, sonra sıklaşarak… Sokakları sessizleştirdi.
Yıllar geçti.
Şimdi o günleri düşündüğümde önce sesler geliyor aklıma, sonra görüntüler. Soba yanarken çıkan o ince çıtırtı, pazarda birbirine karışan sesler, güvercinlerin bir anda havalanışı… Hepsi yerli yerinde duruyor. Sanki hiç gitmemişler de ben onların arasından geçip uzaklaşmışım gibi.
İnsan büyüyor, zaman geçiyor. Ama bazı şeyler olduğu yerde kalıyor. Bir sobanın çıtırtısı, bir pazarın uğultusu… Ve bir gün, avucumdan dağılan buğday tanelerinin ardından hep birlikte göğe kalkan güvercinler.
Hepsi orada duruyor. Ne tamamen uzaklaşmışlar ne de geri gelmişler. Sadece insan, baktıkça yeniden hatırlıyor.