Bu cümle günlerdir aklımda.
Çünkü artık karşılaştırmak için özel bir çaba harcamıyoruz. Sabah uyanır uyanmaz telefon elimizde. Birinin yeni evi, diğerinin tatili, bir başkasının başarısı, çocuğunun okul töreni, aldığı ödül, başladığı ilişki, bitirdiği diyet, gittiği konser…
Daha kendi günümüze başlamadan, onlarca insanın hayatına kısa kısa misafir oluyoruz.
Ve fark etmeden içimizde sessiz bir hesap makinesi çalışmaya başlıyor.
Ben neredeyim?
Ben neyi eksik yaptım?
Ben neden onun sahip olduğuna sahip değilim?
Oysa insan zihni ilginçtir; başkasının hayatındaki güzel anları toplar, kendi hayatındaki eksikleri onların yanına koyar ve sonra adil olmayan bir karşılaştırma yapar.
Belki de bu yüzden, bugün birçok insanın asıl yorgunluğu çalışmaktan değil, yetişmeye çalışmaktan geliyor. Birilerine, bir yerlere, bazen de hiç var olmayan ölçülere yetişmeye çalışıyoruz.
Bu bana, son yılların en çok konuşulan filmlerinden biri olan Perfect Days’in küçük bir sahnesini hatırlatıyor.
Filmin kahramanı Hirayama, sabah aynı saatte uyanıyor, müziğini açıyor, işine gidiyor. Gösterişli bir hayatı yok. Büyük başarı hikâyeleri de anlatmıyor. Ama film boyunca seyirciye sessizce şunu düşündürüyor:
Bir hayatın değerini, onu dışarıdan nasıl göründüğü değil; içinde nasıl yaşandığı belirler.
Belki de bugün en çok unuttuğumuz şey bu.
Çünkü artık hayatlarımızı hissetmekten çok, karşılaştırıyoruz.
Amerikalı yazar ve düşünür Henry David Thoreau’nun çok sevdiğim bir sözü vardır:
"It is not enough to be busy; so are the ants. The question is: What are we busy about?"
"Meşgul olmak yetmez; karıncalar da meşguldür. Asıl soru şudur: Biz neyle meşgulüz?"
Belki bu sözü bugün başka bir şekilde de okuyabiliriz:
Koşuyoruz, yetişiyoruz, bakıyoruz, kıyaslıyoruz… Ama bütün bunların içinde gerçekten kendi hayatımıza ne kadar temas ediyoruz?
Bir başkasının mutluluğu, bizim mutsuzluğumuzun kanıtı değildir.
Bir başkasının başarısı da bizim geride kaldığımız anlamına gelmez.
Her insanın zamanı farklıdır. Her insanın yükü, imkânı, hikâyesi ve yolu farklıdır. Aynı başlangıç çizgisinde olmayan hayatları aynı cetvelle ölçmeye çalışmak, en çok da insanın kendisine haksızlık etmesine neden olur.
Belki de asıl mesele daha çok şeye sahip olmak değil.
Belki mesele, elimizde olanı görebilecek kadar kendi hayatımızın içinde kalabilmektir.
Çünkü bazen insan, başkasının hayatını seyrederken kendi hayatının sessizce akıp gittiğini fark etmeyebilir.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Ben gerçekten kendi hayatımın içinde miyim; yoksa farkında olmadan, başkalarının hayatlarını izlerken kendi hikâyemi kaçırıyor olabilir miyim?