O sabah da öyle oldu. Çayı henüz bitmemişti. Telefon çaldı. “Sanayi yolunda kaza olmuş.” Kendi kendine “bugün de kaza haberiyle uyandık!” dedi. Ceketini aldı, çıktı. Kapıyı kapatırken içeriden bir ses geldi; çocuklardan biri bir şey söylemişti. Ardına dönmedi. “Akşam,” diye geçirdi içinden. Akşamın neye benzeyeceğini bilmeden. Şu an sanayi yolunda kaza haberi peşindeydi. Yol kısa sayılırdı kısa olmasına, sabahtan trafik de olmazdı, birkaç ekmek arabası, öğrenci servisleri, iş yerlerine gitmeye çalışan esnaf, kalfa ve çıraklar, öğretmenler, öğrenciler. Altında yirmi yıllık bir araba. Murat acele etmedi, zaten arabası da acele etmeye gelmezdi Kasabanın yollarının bozukluğu da buna müsaade etmezdi. Araç yirmi yıllık, birazcık sürat yapsa, teker bir yana, rot bir yana, lastik bir yana. Gazetecilikten de kazandığı neydi ki?
Kasaba her zamanki gibiydi; insanlar dükkânlarını açıyor, çaylarını içiyor, konuşuyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Oysa biraz ileride bir şey olmuştu ve Murat hep o “olan şey”in peşinden gidiyordu. Olay yerine vardığında kalabalık toplanmıştı. İki araba çarpışmış, biri yol kenarına savrulmuştu. Ambulans açıktı. Etrafta konuşan çoktu.
“Ben gördüm,” diyordu biri.
“Yok, öyle değil,” diye karşılık veriyordu bir başkası. Trafik polisleri gelmiş olay yerinin fotoğraflarını çekiyorlardı. Murat kimseyi susturmadı. Her dinlediğinden farklı farklı yorumlar geliyordu. Kimi fren izinden bahsediyor. Kimi kaza yapan araçlardan birisinin tali yoldan hızla çıktığını söylüyordu. Etrafta olanlardan olayı anlatmalarını istedi. Sordu, dinledi, not aldı. Söylenenler birbirini tutmuyordu ama bu artık alışıldık bir şeydi. Defterine yazdığı cümleler kısa kaldı. Uzatmaya çalışmadı.
Bu arada ambulansın kapısı kapanırken içeri birinin taşındığını gördü. Kimi şoför dedi, kimi şoförün yanında bulunan bir çocuk olduğunu söyledi. Kim olduğunu sormadı. Bir ara bu çocuktan söz edildi, sonra konu kapandı. Çocuk ve babası olduğu söylenen çocuğun durumu iyiydi. Kimse de bu konu üzerinde fazlaca durmadı.
Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Trafik polisleri görevlerini yerine getirdi, bu arada kaza yapan iki araç yol kenarına çekildi. Yol açıldı. Az önceki gürültü yerini sıradan bir sessizliğe bıraktı. Yine de kaza yerine gelenler oluyor, araçların çarpılan kısımlarına, kırılan farların kırıklarına filan bakarak yorumlarda bulunuyorlardı. Bu arada da birbirlerine “nasıl olmuş? Vah vahhh!” gibi sesleri duyuluyordu. Murat bir süre daha bekledi, sonra döndü.
Bu arada gazetede bürosunda gazete çalışanlarından Ayşe gazetede bir röportaj hazırlığı yapıyor, Hüseyin bilgisayara adeta gömülmüş yarınki dizgiyi hazırlıyor, yine bir şair yazdığı şiiri anlatıyordu. Gazetenin çay işlerinden sorumlu çalışanı Necati tepsi ile gelenlere çay ikramında bulunuyordu.
Neden sonra Murat gazeteye geldiğinde kendisi ile birlikte içeride üç kişi daha girdi. Kendilerini tanıttılar; sivil toplum kuruluşundan olduklarını söylediler. Akşama kadar gazetenin gelen gideni hiç ama hiç eksik olmazdı. Acaba bunların da anlatacakları neydi? Ellerinde dosyalar, hazırlanmış cümleler vardı.
“Kasabada bir çalışma başlatıyoruz,” dediler.
Gazeteci: “Hayırlı olsun, hangi konuda?”
İçlerinden tahminen otuz yaşlarında ve gözlüklü, yanakları al al tombul olanı “Gençlere yönelik…” dedi.
Murat sandalyeye oturdu. Defterini açtı. Dinledi. Başını salladı. Arada bir sorular sordu. Anlatılanlar düzenliydi; nerede başlayacaklarını, ne yapacaklarını biliyorlardı. Ama Murat aynı gün içinde iki ayrı şey görmüştü: biri yolda dağılmış, diğeri masada düzenlenmişti. İkisi de aynı kasabaya aitti ama birbirine değmiyordu. Murat’ın aklı bugün ki kazada kalmıştı.
“Ne zaman başlayacaksınız?” diye sordu.
Uzun uzun anlattılar. Murat tek tek notlar aldı, hepsini yazdı; fotoğraflar çekti.
Öğleden sonra telefon yine acı acı çaldı. Sabahki kazadan yaralananlardan birinin durumunun ağırlaştığını söylediler. Murat kısa bir “anladım” dedi. Defterine bir cümle daha ekledi. Bu kez daha kısaydı. Gün ilerledikçe gazete boşaldı. Gelenler gitti, gidenlerin yerine yenileri geldi, neden sonra gazete çalışanları ile kendisi kaldı; sesler kesildi. Murat masasında kaldı. Önündeki notlara baktı. Hepsi yerli yerindeydi ama hiçbir şey tamamlanmış görünmüyordu.
Akşam eve döndüğünde hava kararmıştı. Murat’ın mesai mefhumu yoktu. Eve giderken de bir telefon gelebilir, bir toplantıya katılır, bir yazar bilgisayar üzerinden gönderdiği yazıyı sorabilir, bir şair şiirinin bu hafta gazetede yayınlanıp yayınlanmayacağı hakkında bilgi ister, akşam bir konferans olur konferansa çağrılabilirdi. Akla hayale gelmeyecek olaylar olabilirdi. Hırsızlık olurdu Murat, cinayet olurdu Murat, uyuşturucu haberi olurdu Murat. Trafik kazası olurdu Murat! Murat hangi bir olaya yetişsindi? Kapıyı açtığında içeride gün çoktan bitmişti. Çocuklardan biri ödev yapıyor, diğeri sessizce oturuyordu.
“Geldin mi?” dedi küçük olan.
“Geldim,” dedi Murat.
Eşi mutfaktan çıktı. “Yemek hazır,” dedi. Sonra aynı sakinlikle ekledi: “Geç kaldın.”
Murat bir şey söylemedi. Üstünü değiştirdi, sofraya oturdu. Çocuk bir şey anlatmaya başladı, sonra yarıda bıraktı. Murat dinledi ama arada bir dalıp gidiyordu. Gün, onun içinden henüz çıkmamıştı.
Yemekten sonra yetmiş yaşlarında anacığını aradı. Kadın her zamanki gibi “iyiyim” dedi. İyiyim dedi ya oğlu üzülmesin diye iyiyim dedi, yetmiş yaşın verdiği rahatsızlıklar şeker, tansiyon… vardı,
“Yemek yedin mi?” diye sordu. O da kendisinden çok Murat’ı düşünüyordu.
“Yedim,” dedi Murat.
Babası telefona gelmedi. “Uyudu,” dediler. Murat “yarın uğrarım” dedi. Bu sözün ağırlığını düşünmedi.
Gece herkes yattıktan sonra Murat masaya oturdu. Defterini açtı. Günün notlarına baktı. Kaza vardı. Röportaj vardı. Kısa cümleler, eksik bilgiler… Bir de yazılmamış olanlar vardı.
Kalemi eline aldı. Bir başlık yazdı, sildi. Yeniden yazdı. Uzun bir cümle kurdu, ortasında bıraktı. Çünkü ne yazsa bir tarafı eksik kalıyordu.
Defteri kapatmadı. Bir süre öylece açık bıraktı. Sonra kalkıp pencereye gitti, dışarı baktı. Kasaba sakindi; sokaklar boş, ışıklar yerli yerindeydi, sanki gün boyu hiçbir şey olmamış gibiydi. Oysa Murat, günün içinde gördüklerinin ve yazamadıklarının ağırlığını hâlâ taşıyordu. Bir gazetecinin her şeyi görmesine rağmen hiçbirine tam yetişemediğini düşündü; yazdıklarının hep bir tarafının eksik kaldığını, yetişemediği her şeyin ise içinde biriktiğini fark etti.
Masaya döndü, kalemi eline aldı ve bu kez uzun uzun düşünmeden, günün kendisine bıraktığı haliyle birkaç satır yazdı. Sonra defteri açık bırakarak ışığı kapattı; çünkü ertesi günün, bugünden tamamlanmadan devralınacağını artık biliyordu.