GÜNDEM

Eylül Geldi, Hanım Koş Kazakları Çıkar!

Daha birkaç gün önce Ağustos’un sıcağında beyin hücrelerimiz kavruluyordu. Akşehir’de sıcaktan sokağa adım atsan kavurma oluyorsun; Hıdırlık’a kaçsan gölge yetmiyor, Engilli’ye gitsen millet dip dibe, Doğrugöz’de çay içelim desen hararetten kafa gidiyor.

Gökyüzü desen, tek bir bulut bile yok; gökten adeta alev yağıyor. Bütün hafta çalışıp pestili çıkmış adamız. “Aman, hafta sonu bir mesire yerine kaçalım da iki nefes alalım.” diyoruz ama ne mümkün!

Derken efendim, takvim bir Eylül’e döndü...

Anında tepemize bir bulut çöktü, bir rüzgâr esti ki sormayın. Peşinden de şakır şakır yağmur! Yaz bitti, biletini kesip gönderdik.

Eylül denince milletin aşına hüzün düşer, bende ise anında ilkokul travmaları nükseder!

Ne zaman havalar böyle griye çalsa, kendimi yine o meşhur Cumhuriyet İlkokulu’nun önünde buluyorum. İki yana açılan devasa ev kapımızdan kafayı bir çıkarırdım; okul tam karşıda ama gel gelelim, keçi yolu gibi dik bir yokuştan inmen lazım.

Elimde çanta, paça korkudan titriyor, anam tutmuş elimden, yokuştan aşağı sürüklüyor beni. Okula bir varırdık ki; mübarek, okul değil, sanki sadrazam sarayı! En az on beş basamaklı mermer merdivenler, devasa bir kapı...

Allah’tan rahmetli Müzeyyen Yaman Öğretmenimiz vardı da (mekânı cennet olsun, nur içinde yatsın), bizi o yaşta mektep kaçkını olmaktan kurtardı. Şefkatiyle okulu sevdirdi bize.

Ama işte, her Eylül gelince o ürperti içime bir girer; sanki elli yıl geriye gidip yine o merdivenlerin önünde sıraya girecekmişim gibi bir sıkıntı basar.

Geçen gün, “Dur, şu yollardan bir geçeyim.” dedim. Yıllardır uğramamışım.

Vardım okulun önüne, baktım... Onca kışa, kıyamete, yağmura rağmen bizim okul taş gibi yerinde duruyor!

Duruyor durmasına da çevresi evlere şenlik.

Karşıdaki Bayram Sokağı’na —yani biz Akşehirlilerin diliyle Faytoncu Sabri Sokağı’na— bir baktım, duman olmuş!

Saray Sineması’nın makinisti Bayram’ın o güzelim evi yıkılmış, köşedeki komşunun evi hak getire; eski mahalleden eser kalmamış.

Bizim okulu da tutmuş, Belediye binası yapmışlar. Yıkılan evlerin yerine de dizmişler otomobilleri yan yana...

Ulan, koskoca çocukluğumuzun geçtiği sokaklar olmuş açık otopark!

İçim bir fena oldu tabii.

Köprünün üstünden çarşıya doğru sallandım.

Sabahın körü, sokaklarda in cin top oynuyor. Belediye araçları tırın tırın geçiyor bir tek. Ben de yollarda çocukluğumu, eski mahalle arkadaşlarımı arıyorum sanki.

Rüzgârda sarı yapraklar uçuşurken Nasreddin Ekmek Fırını’nın önüne geldim.

İçeriden bir fırın kokusu geliyor. Fırın arabasına taze ekmekleri yüklüyorlar.

Baktım, karşı kaldırımdan biri geçiyor. Adamın üstüne öyle bir Eylül hüznü çökmüş ki, sanırsın dükkânı batmış!

Baktım, böyle olmayacak.

“Bize bir çay ocağı şart oldu Sami.” dedim, geçtim köşedeki sandalyeye oturdum.

Garson çayı getirdi. Dumanı tüte tüte bir fırt çektim.

Hah! Dedim ki kendi kendime:

“Sami Bey, bu devirde Eylül’ün sana verebileceği maksimum mutluluk işte bu sıcak çaydır, bir de kafa kâğıdında kalan o eski güzel anılar!”

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }