GÜNDEM

Eski Akşehir mi, Yeni Akşehir mi?

Akşehir denilince insanın zihninde bir kapı aralanır. O kapıdan ilk giren Nasreddin Hoca’dır. Ardından türbesi, Sultan Dağları, Akşehir Gölü… Hepsi birbiriyle konuşur gibidir. Çünkü Akşehir ile Nasreddin Hoca birbirinden ayrı düşünülemez; biri varsa diğeri mutlaka vardır. Hoca’nın çocukluğu, Akşehir ağzıyla anlatılan fıkraları, gölle kurduğu muzip ilişki… Bunların her biri bu şehrin hafızasına kazınmış gülümsemelerdir.

Sonra Seyyid Mahmut Hayrani gelir akla. Maneviyatıyla Akşehir’in taşına toprağına sinmiş bir isimdir o. Akşehir, sadece bir coğrafya değil; geçmişiyle, inancıyla, hikâyesiyle yaşayan bir bütündür.

Ama bir yerden sonra hatıralar sessizleşir.

Eski Akşehir gözümün önünde belirir. Saray Sineması, Uzay ve Uğur Sinemaları. Yaz akşamları Güvendik Yazlık Sineması’nda sandalyeler dizilir, yıldızlar perdeye ortak olurdu. Sinema sadece film izlenen bir yer değil, insanların birbirine “iyi akşamlar” dediği, aynı duyguda buluştuğu bir mekândı. Şimdi yok. Yıkıldı. Yerinde sessizlik var.

Ne Saray Sineması var ne Uzay ne Uğur sineması.

Eskinin bu güzelliklerindeki Akşehir mi, yeni Akşehir mi?

Bizim ne güzel belediye binamız vardı. Heybetliydi, şehrin kalbinde dururdu.

Düğün salonu vardı; nice mutluluklar o salonda filizlenirdi. O da yok.

Halk Kütüphanesi… Şehrin ortasında, capcanlı. İlkokuldan üniversiteye kadar herkesin yolu düşerdi oraya. Kitapların kokusu, fısıltıyla konuşan öğrenciler, masaların başında kurulan hayaller… Yıkıldı. Şehrin ortasında kütüphane yıkılır mıydı? Yıkıldı.

Sanat okulu vardı. Emeğin, üretmenin, öğrenmenin mekânıydı. O da geçmişte kaldı.

Şimdi bakıyorum da, Akşehir’de binalar var ama toplanma noktaları yok. Belediye bir yerde, kültür müdürlüğü başka bir yerde, emlak başka bir köşede… Dön baba dönelim baba… Şehir büyümüş belki ama dağılmış. Bir araya gelmek zorlaşmış.

Şimdi Halk Kütüphanesi yıkılmış, Belediye Binası yıkılmış, Belediye Düğün Salonu yıkılmış bir Akşehir mi yoksa yeni Akşehir mi?

Cumhuriyet İlkokulu hâlâ ayakta. Okuduğum okul, ama o da yetmiyor. Çünkü mesele sadece bina değil; mesele şehirle kurduğumuz bağ.

Şimdi Eski Akşehir mi Yeni Akşehir mi?
Yeni Akşehir’in günümüz Akşehir’inin daha geniş yolları, daha yeni yapıları var. Ama sanki biraz aceleci. Eskinin hatırasına fazla bakmadan yol alıyor. Oysa şehirler sadece geleceğe değil, geçmişe de bakarak yürür.

Eski Akşehir daha mı güzeldi yoksa bugünün Akşehir’i mi?
Belki daha küçüktü, belki imkânları sınırlıydı ama ruhunu kaybetmemişti. İnsanlar aynı mekânlarda karşılaşır, aynı yerlerde gülüp üzülürdü. Şimdi ise her şey ayrı ayrı, herkes biraz yalnız.

Belki soru yanlış soruluyordur.
“Eski Akşehir mi, yeni Akşehir mi?” yerine şunu sormalıyız:
Eski Akşehir’in ruhu yeni Akşehir’de yaşayabilir mi?

Yıkmadan koruyarak, dağıtmadan birleştirerek…
Bir şehri şehir yapan şeyin beton değil, hafıza olduğunu hatırlayarak.

Belki de Akşehir’e bakarken yanlış yere bakıyoruz. Yeni binalara, geniş caddelere, yükselen betonlara… Oysa bir şehri ayakta tutan duvarlar değil, hatırlanan seslerdir. Yazlık sinemanın alkışı, kütüphanenin sessizliği, belediye salonunda çalınan ilk düğün havası… Bunlar yıkıldığında, sadece binalar değil, bir şehrin hafızası da enkaz altında kalır.

Eski Akşehir geri gelmez. Ama yeni Akşehir’in eskiyi unutmaması mümkündür. Eğer bir gün bu şehir yeniden bir kütüphanenin kapısında kalabalıklaşır, bir meydanda aynı duyguda buluşur, çocuklar Nasreddin Hoca’nın fıkralarını sadece kitaplardan değil, sokaklardan da öğrenirse… İşte o gün, Akşehir yeniden Akşehir olur.

Çünkü şehirler betonla değil, vefayla yaşar.

Akşehir hâlâ Nasreddin Hoca’nın gülüşünü taşıyor. Yeter ki biz, o gülüşün nerede saklı olduğunu unutmayalım.

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }