Hatta belediyeden geldiler, faytoncunun mu arabacının mı evi, galiba dedenin Faytoncu Sabri’nin evi mi? diye sordular. Tabi yeni nesil bilmez. Faytoncunun Akşehir’in ilk faytoncusu, Akşehir ‘in ilk postacısı olduğunu. Dedemin evi olmadığını söyledim. Yıkıldı yıkılacak dediler. Zaten o konuşmanın üzerinden de birkaç ay geçmeden de bu ev yıkılmıştı. Çaya bakan güzel bir evdi. Olduğu yere yılların verdiği yorgunluğu taşıyamayarak çöküvermişti. Ben hep düşünmüşümdür. Bir zamanlar Çay Mahallesi’nde fazla ev yoktu. Okul. Şehri ikiye ayıran çay. Elli, altmış yıl öncesinin çocukları daha bir mutluydu. Saklambaç, hırsız polis, birdir bir, misket, topaç döndürme oyunları için okulun çevresi uygundu. Çocuklar okul çevresinde, sokak aralarında misket oynamayı çok severlerdi. Bazen tek katlı evlerden çocuk gürültülerine karşı evlerden çıkıp çocukları kovaladıkları olurdu. Misket oyunu ki bir üçgen çizilir sonra bu üçgenin içerisine her oyun oynayan bir veya iki misketini üçgenin içerisine bırakır ve üçgenin üç ya da dört adım ötesine bir çizgi çizilerek bu çizgiden ellerindeki misketler atılarak çıkartılmaya çalışılırdı. Kim daha çok çıkartırsa o kadar misket sahibi olurdu. Ahmet ve Yaşar misket oynamayı hele ki bu çıkmaz sokak aralarında misket oynamayı çok severdi; çünkü çıkmaz bir sokak ne araç gelir gider ne rüzgâr çıktığında misketleri koydukları çizgiden çıkarırdı; iki yönünden korunaklıydı. İkisi de ilkokul dördüncü sınıfa gidiyordu ve okul olduğu zamanlarda olsun, tatil günleri bu çıkmaz sokaklarda kendi gibi arkadaşları genelde okul bahçesinde, bu çıkmaz sokaklarda, mescit önünde ya da Bayram Sokak’ta Akşehirlilerin bildiği diğer ismi: Faytoncu Sabri Sokağı çıkmazı tüm çocukların oyun alanıydı.
Okulun karşısında Faytoncu Sabri Sokağı’nda iki çocuk misket oynuyor, biraz yukarıda bir çocuk topaç çeviriyor, iki küçük çocuk bir evin giriş kapısının önünde dokuz taş oynuyordu. Yıllar öncesi çocukluğum muydu beni alıp götüren bilmeden bir sevinçle yanlarına yaklaştım.
-Ne oynuyorsunuz?
Sarı saçlı kahverengi gözlerinden ışık saçan isminin Ahmet olduğunu öğrendiğim çocuk:
-Misket, dedi.
Diğer arkadaşı Yaşar elindeki iki misketi göstererek;
-Bak! diyerek elindeki iki misketi bana verdi.
-Ne kadar güzelmiş, dedim. Cam…
-Senin adın ne?
-Yaşar.
Diğerine yönelerek:
-Senin adın?
-Ahmet!
Şimdi iki çocuk da yan yana gelmiş benimle konuşuyorlardı.
Sarı saçlı kahverengi gözlü Ahmet’e:
-Senin baban kim? dedim.
-Benim babam yok. dedi.
Sanki kahverengi gözlerine bir bulut inmişti, dudaklarını büzmüş, sesi duyulur duyulmaz bir sesle:
-Benim babam ölmüş, ben hiç bilmiyorum babamı? demişti.
Elimle başını okşayarak, sorduğuma pişman olmuş bir halde:
-Nasıl ölmüş?
-Kazada.
Ben yine:
-Kazada mı?! diye sormuştum.
Çocuk:
-Trafik kazasında, demişti.
İçime bir burukluk ve hüzün çökmüştü. Trafik kazasında vefat eden kardeşimizin çocuğu. Annesinin kendisine babasının cennete gittiğini söylemişti. Çocuk öyle biliyordu.
-Annen var mı?
-Var tabii!
-Annen ne yapar?
-Elma toplamaya, bahçe işlerine, çamaşıra gider,
-Sen ne olacaksın büyüyünce?
-Asker olacağım!
-Aferin!
-Asker olunca vatanımızı düşmanlardan koruyacağım, diyerek okulun önündeki bayrak direğindeki Türk bayrağını göstererek: “Her gün okula giderken bu bayrağa selam verir, günaydın” derim. “Ben büyüyünce asker olacağım.”
Biraz önce yanımızdan ötede topaç çeviren çocuğun yanına giden arkadaşı Yaşar’ı göstererek:
-O kimin oğlu? dedim,
-Bilmiyorum. Arkadaşım, aynı sınıftayız.
-Kaç yaşında?
-Aynı yaştayız.
Biraz önce bana arkadaşı Yaşar’ın verdiği iki misketi Ahmet’e vererek:
-Bunları Yaşar’a verirsin, dedim.
Elinde iki misket ile ileride topaç çevirmeye çalışan Yaşar’ın yanına doğru koşuyordu. Ben de okuldan Nasreddin Hoca Mezarlığına doğru iniyordum. (Eylül-2025/Akşehir)