İşte bugün sizlere hem onu tanıtmak hem de Çarşamba günü bana ulaşan şiirini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bakarsınız bunu çok beğenirseniz, duygularımızı çok güzel ifade etmiş derseniz, ilave(bonus-son dönem moda bir kelime olan ve Türkçemize yapışan yabancı kelimelerden birisi, ben öz Türkçeden yana olduğum için bonus lafını kullanmak istemiyorum) olarak yazının sonunda bahsi geçen orman yangınları ile örtüştürdüğüm şiirini de paylaşırım.
Derya Cesur şiire bir isim vermemiş. Ancak şu bilgiyi vereyim sizlere; kendisine bu anlamlı şiirinden dolayı tebrik ve teşekkürlerimi sunarken, kişisel merakımdan dolayı şiir ne kadar sürede çıktı diye sordum. Sağolsun “iki gün ve hatta daha da özüne inersek iki saat” yanıtını verdi. Ben tam yazıyı bitirmek üzereyken de kendisine sorduğum sorulardan birisi olan bu başlık konusunu da şu şekilde yanıtladı, “Bazen başlık kullanıyorum fakat çok da içimden gelerek değil. Bir resmi bozan zorlama bir eklenti gibi geliyor. Bu şiirin bir başlığı olması gerekirse ‘Eğer’ yeterli gelirdi.” dedi. Bende dönüp tekrar EĞER başlığını vermeye elim gitmedi. Kendi paylaştığı gibi kaldı şiir anlayacağınız.
Evet şimdi benim gibi bu güzel sözleri okuyacak olan sizlerin, hepimizin duygularını özetleyen, o güzel şiiri sizinle paylaşmaya geldi sıra. Onun sözlerini dizdiği/ayırdığı şekilde bire-bir paylaşıyorum.
Bu dünyadan şöyle bir geçip gidecektik
kendi halimizde, gürültüsüz.
kimsenin aşına göz koymadan,
başına dert sarmadan.
El ele dans edip gülüşecektik biraz.
Yorulunca koşmaktan, zıplamaktan
azıcık durup dinlenecektik.
Göğe bakıp iç çekecek,
ufka bakıp hayallere göç edecektik biraz.
Sevecektik, sevişecektik sessiz sedasız.
Bir dilim ekmekle biraz şarap içecektik belki.
Yıldızlara
kimsenin bilmediği isimler verecektik.
Yorgun başlarımızı yastığa serip
azıcık düş kuracaktık doğmamış günler için.
“Nasılsın?” diye sorunca biri
şöyle ferah ferah “Çok şükür!” diyecektik.
Kimse dokunmasaydı eğer
al yanaklı, gül dudaklı çocuklar yapacaktık üçer beşer.
Mışıl mışıl uyurken onlar
baş uçlarına pembe mavi umutlar ekecektik.
Kimse dokunmasaydı
şekerden evler kuracaktık onlar için.
cadıların giremediği ormanlarda
mutlu şarkılar söyleyecekti o çocuklar.
Küçük sesleri büyüyecekti gün be gün,
ulu ağaçlar kadar.
Ne çok şey aldınız bizden!
Sokaklarda cıvıl cıvıl oynayışlarımızı,
deli dolu oluşlarımızı,
içinde koşarken kaybolduğumuz
geniş ve bereketli tarlaları,
dertsiz uykularımızı,
akşamın bir vakti saat kaç diye bakmadan
öylesine dolaşmalarımızı.
Ne çok şey aldınız bizden!
Bir köpeğin başını merhametle okşayışlarımızı,
okuyup da adam olacağımıza yürekten inanışlarımızı,
gün güneşli diye bedavadan mutlu oluşlarımızı
aldınız götürdünüz bizden.
Şöyle bir gelip geçecektik bu dünyadan.
Gençlik başımızda dumanken
henüz doğmadığımız zamanlardan şarkılar söyleyecektik,
yolları sevdaya çıkan şiirler okuyacaktık.
Birkaç mavi nefes alacaktık geniş
ve umduğumuzca özgür.
Biraz eğilseydi nefsiniz
ve sanmasaydı kendini efendimiz
azıcık yaşayacaktık.
Derya Cesur’u tanımama vesile olan yukarıda ilave olarak vereceğime söz verdiğim şiirine gelirsek de. Şiir yangınlara istinaden o dönem bazı sosyal medya platformlarında paylaşılıyor idi. Benimde küçük bir araştırmam sonucu şiirin Derya Cesur’a ait olduğunu fark etmem neticesinde bu platformlardan birisine şiirin şairinin, Derya Cesur olarak değiştirilmesi gerektiğini, kendi açıklamasını da (“Bu şiir geçtiğimiz sene Hatay bölgesindeki orman yangınını terör örgütünün üstlenmesi sonrasında içimde yükselen isyanı dışa vurmak için tarafımca kaleme alınmış ve ilk yayın, mensubu olduğum Demlik Edebiyat sosyal medya sayfasında 11.10.2020 tarihinde yapılmıştır.” Derya Cesur) ilave ederek göndermiştim. Ancak bu platformların geneli; yorumlara pek bakmaz, aldıkları etkileşime, beğeniye, gündemde kalmaya bakarlar maalesef. Derya hanım sağolsun bu yazışmamı fark ederek, teşekkürlerini ifade etmişti o dönem. Bende müsadesini alarak kendi sosyal medya sayfamdan, yangınlarla boğuşan ülkemizin insanlarının, duygularını çok iyi ifade ettiğini düşündüğüm şiirini paylaşmıştım. Şimdi o şiiride noktası, virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşıyorum.
Diyelim Ki Biz Öldük, Siz Kaldınız
Diyelim ki,
Biz öldük, siz kaldınız.
Diyelim ki,
Kurudu ormanlar, nehirler, yuvalarında kuşlar.
Diyelim ki,
Ateş olup küller üfürdünüz memlekete.
Baktınız,
Kalmamış yakacak tek bir ağaç,
Sönmeyen ocak,
Akacak tek damla gözyaşı.
Sonra..?
Geçip ortasına ölümün düğün mü kuracaksınız..?
Diyelim ki kurdunuz,
Külden ağaçlar, uçmayan kuşlar, ağıtlar,
Bu ziftli yaslar sarmışken toprağı mutlu mu olacaksınız..?
Bize nasip bunca kalp ağrısından size tatlı huzurlar kalır mı dersiniz..?
yazık..!!!
Davaya ibadet diye diye, toprağına ihanet edensiniz.
Lakin unutmaz toprak..!!!
Lakin unutmaz toprak..!!!
Bakın göreceksiniz..
Yakan,
Yıkan,
Bozan,
Ölüm saçan ellerinizden ayırmayın gözünüzü.
Onlar boğacak sizi.
Yavaş ve acı içinde kesilecek nefesiniz,
henüz gelmeden eceliniz.....
Yaktığınız can kadar yanacaksınız…
Onun bize ulaştırdığı/paylaştığı ve bizimde noktası virgülüne katıldığımız kelimelerden oluşan bu muhteşem duygu seline kayıtsız kalmam düşünülemezdi. Bende şiirini, Pervasız Gazetesinde köşe yazıma taşımak istediğimi, bu konuda onayını istediğimi belirtince, sağolsun hiç ikiletmeden onay verdi. Buradan da tekrar teşekkürlerimi iletiyorum kendisine ve ona son sözler olarak yazdığım dileğimi buraya da taşıyorum.
Sonuç: Akıl ve beden sağlığımızı koruya bileceğimiz güzel günler umuduyla…