GÜNDEM

Alışmak mı, Normalleştirmek mi?

Geçenlerde eski fotoğraflara bakarken dikkatimi çeken bir şey oldu. Bazı fotoğrafların içindeki insanları, evleri, hatta o günün duygusunu bile hatırlıyordum ama o zamanlar hayatımın merkezinde olduğunu düşündüğüm bazı meseleleri hatırlamakta zorlanıyordum.

Oysa bir dönem bütün dünyam onların etrafında dönüyordu.

Geceleri uykumu kaçıran, günlerce zihnimi meşgul eden, "Bunu nasıl aşacağım?" diye düşündüren şeyler vardı. O günlerde biri çıkıp da yıllar sonra bunların çoğunu hatırlamakta zorlanacağımı söylese muhtemelen inanmazdım.

Ama zamanın kendine ait bir dili var.

Bazı şeyleri çözüyor, bazı şeyleri siliyor, bazı şeyleri de olduğu yerde bırakıyor.

Tam da burada aklıma şu soru geldi:

Alışmak mı, normalleştirmek mi?

Yeni bir eve mi alışırız?

Yeni bir şehre mi?

Bir eksikliğe mi?

Yoksa hayatın, kendisine sormadan yaptığı değişikliklere mi?

Sanırım alışmak üzerine düşündüğümüzde aklımıza ilk olarak büyük olaylar geliyor. Bir taşınma, bir ayrılık, bir kayıp ya da hayatın yönünü değiştiren önemli dönemeçler... Oysa gündelik hayatın içinde sessiz sedasız alıştığımız o kadar çok şey var ki çoğu zaman onların farkına bile varmıyoruz.

Bir zamanlar sürekli arayan birinin artık aramamasına, kalabalık bir sofranın giderek küçülmesine, bir evin içindeki seslerin azalmasına, hatta aynaya baktığımızda gördüğümüz yeni yüz çizgilerine bile zamanla alışıyoruz.

Başlangıçta eksikliğini hissettiğimiz, yokluğuyla baş etmekte zorlandığımız şeyler, gün geliyor hayatın sıradan bir parçasına dönüşüyor.

Belki de alışmak, hayatın bize verdiği en büyük yeteneklerden biri. Çünkü hiçbir şeye alışamasaydık, her kaybı ilk günkü ağırlığıyla taşımak zorunda kalırdık. Her değişiklik bizi yeniden sarsar, her eksiklik aynı yerden can yakmaya devam ederdi. Bir yönüyle alışmak, hayatın devam edebilmesini sağlayan sessiz bir beceri gibi.

Fakat tam da burada başka bir soru çıkıyor karşıma.

Her alıştığımız şey gerçekten alışmamız gereken şey mi?

İşte bu sorunun cevabından o kadar emin değilim.

Çünkü bazen alışmak güç verirken bazen de vazgeçişe dönüşebiliyor.

Uzun süre ertelenen mutsuzluklara, sürekli görmezden gelinen kırgınlıklara, içimizi daraltan ama artık sorgulamadığımız durumlara da alışabiliyoruz. Üstelik bunu çoğu zaman fark etmeden yapıyoruz.

Bir gün dönüp baktığımızda ise, bir zamanlar itiraz ettiğimiz şeylerin hayatımızın doğal bir parçası hâline geldiğini görüyoruz.

Belki de mesele neye alıştığımız değil, neyi normalleştirdiğimizdir.

Çünkü bazı şeyler zamanla hafifler. İlk günkü ağırlığını kaybeder, canımızı daha az yakar ve hayatın doğal akışına karışır. Fakat bazı şeyler vardır ki alıştığımız için hafiflemez; tam tersine, görünmez bir yük gibi omuzlarımızda yer edinir.

Biz onları taşımaya alışırız ama onlar hafiflemez.

Galiba hayatın belirli dönemlerinde dönüp kendimize şu soruyu sormamız gerekir:

"Ben buna gerçekten alıştım mı, yoksa sadece uzun zamandır bununla mı yaşıyorum?"

Bu iki soru arasındaki fark, bazen bir ömrün yönünü değiştirebilir.

Çünkü alışmak başka şeydir, katlanmak başka.

Ve çoğu zaman ikisini birbirine karıştırırız.

Belki de bu yüzden, acıya alışmış olmak onun geçtiği anlamına gelmez.

Carl Gustav Jung'un dediği gibi:

"Acıya alışmak, onu iyileştirmez."

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }