“Aklı olanın derdi olur” sözü, tam da bu noktada anlam kazanır. Akıl sahibi olmak, yalnızca çözüm üretme kapasitesi değil; aynı zamanda sorunları görme, sorgulama ve anlam arayışına girme cesaretidir.
İnsan; geçmişi hatırlayan, geleceği tasavvur eden ve içinde bulunduğu anı sorgulayan tek varlıktır. Bu farkındalık, beraberinde kaygıları, endişeleri ve sorumlulukları getirir. Hayvanlar içgüdüleriyle hareket ederken, insan seçim yapmak zorundadır. Ve her seçim, bir diğerinden vazgeçmek demektir. Bu vazgeçişler zamanla “keşke”lerle birleşerek dertlere dönüşebilir. Dertlenmek ise, sorumluluk bilinciyle yaşayanların kaçınamayacakları bir durumdur.
Dert, aslında anlam arayışının bir yansımasıdır. Derdi olmayan insan, çoğu zaman bir amaçtan da yoksundur.
Filozoflar, şairler, bilim insanları; insanlığın yönünü değiştiren fikirleri, dert edinme dertlenme sayesinde üretmişlerdir. İnsanlığın ilerlemesi, birilerinin bir şeyleri sorun etmesiyle mümkün olmuştur. Bu açıdan bakıldığında dert çekmek, varoluşun anlamlı kılınmasının ayrılmaz bir parçasıdır.
Öte yandan, her dert aynı ölçüde yapıcı değildir. Kimi dertler insanı geliştirirken, kimi dertler onu tüketir. Bu ayrımın temelinde, insanın derdiyle kurduğu ilişki yatar. Dert, doğru yönetildiğinde bir motivasyon kaynağına dönüşebilir; yanlış yönetildiğinde ise insanı karamsarlığa sürükleyebilir. Bu nedenle önemli olan dertsiz olmak değil, derdi akıllıca yönetebilmektir.
Günümüz dünyasında akıl sahibi olmak, yeni türden dertleri de beraberinde getiriyor. Dijital bağımlılık, bilgi kirliliği, sürekli karşılaştırma hali ve hızla akan yaşam temposu; modern insanın zihnini hiç olmadığı kadar meşgul ediyor. İnsan bir yandan teknolojinin sunduğu imkânlardan faydalanırken, diğer yandan bu imkânların doğurduğu psikolojik ve sosyal yüklerle baş etmeye çalışıyor. Artık dertler yalnızca geçim, sağlık ya da gelecek kaygısıyla sınırlı değil; zihinsel yorgunluk da başlı başına bir mesele haline gelmiş durumda.
Dertsizlik, çoğu zaman imrenilen bir durum gibi görünse de, aslında bir eksikliktir. Hiçbir şeyi dert edinmeyen insan, yüzeysellikten kurtulamaz. Çünkü dert, insanı harekete geçiren; onu değiştiren ve dönüştüren bir dinamiktir. Bu yüzden bilgeler, “dertsiz baş, akılsız baştır” demiştir. Ancak burada ince bir denge vardır: Dertlenmek ile dertte boğulmak aynı şey değildir.
Toplumdan uzaklaşarak, insanlara yabancılaşarak ve yalnızlığı bir kaçış yolu haline getirerek yaşanan bir dert hali, kişiyi hayattan koparabilir. Oysa insan, sosyal bir varlıktır. Dertler paylaşıldıkça hafifler, anlam buldukça yön gösterir. Bu yüzden dertlenirken kendimizi hayattan soyutlamak yerine, hayatın içinde kalarak çözüm üretmeye yönelmek gerekir.
“Aklı olanın derdi olur” sözü, hayatın acı ve tatlı gerçeklerini içinde barındıran derin bir bilgelik taşır. Akıl, insana hem en büyük nimeti hem de en ağır yükü verir. Önemli olan, bu yükü taşırken ezilmemek; aksine onu bir pusulaya dönüştürebilmektir.
Unutmayalım ki mesele dert sahibi olmak değil, dertle ne yaptığımızdır. Dert bizi ya tüketir ya da inşa eder. Ve çoğu zaman bu seçim, yine aklımızla verdiğimiz bir karardır.
Düşünmek bir sorumluluktur. Ve her sorumluluk, beraberinde bir dert getirir. Ancak bu dertler, bizi biz yapan; olgunlaştıran ve hayata bağlayan görünmez bağlardır.