Ahlaksızlığın, hırsızlığın, kötülüğün ve adaletsizliğin cinsiyeti olmaz. Yanlışın erkeği, kadını, genci, yaşlısı; zengini, fakiri, tanınmışı veya gurubu ve sıradanlaşması yoktur. Söz ya da davranış yanlışsa, onu kimin yaptığına bakmadan yanlış olduğunu söyleyebilmek erdemlik ve ahlaki duruşun en temel göstergelerinden biridir.
Toplum olarak en büyük sorunlarımızdan biri, doğruyu ve yanlışı yapanı, kişiye göre değerlendiriyor olmamızdır. Sevdiğimiz, desteklediğimiz siyasi veya sosyal yapıların yanlışlarına bahaneler üretirken; aynı davranışı karşı taraf yaptığında ağır biçimde eleştirmekten hiç çekinmiyoruz. Oysa adalet kişiye, kişilere veya guruplara göre değişen bir ölçü değildir. Aynı davranış, kim tarafından yapılırsa yapılsın aynı ahlaki ölçüyle değerlendirilmelidir.
Bir insan hırsızlık yapıyorsa, kadın ya da erkek olması o davranışı değiştirmez. Bir insan başkasının hakkına giriyorsa, hangi düşünceye, gruba veya çevreye ait olduğu onu haklı çıkarmaz. Bir insan yalan söylüyor, iftira atıyor, insanları mağdur ediyor veya başkasının onurunu çiğniyorsa, kimliği onun yaptığını masumlaştıramaz. Çünkü ahlak, işimize geldiğinde savunduğumuz bir araç değildir. Ahlak; herkes için, her durumda ve aynı ölçüde savunulması gereken bir değerdir.
Asıl mesele, yanlışı yalnızca bize dokunduğunda fark etmek değil; bize dokunmadığında da karşısında durabilmektir. Hatta daha zor olanı, kendi tarafımızdan bir insan yanlış yaptığında onu savunmak yerine yanlışını açıkça söyleyebilmektir. İşte gerçek adalet tam da burada başlar. “Bizden” olanın hatasını görmezden gelip “onlardan” olanın hatasını büyütmek adalet değildir. Bu, yalnızca tarafgirliktir.
Oysa doğru olan; arkadaşımız, ailemizden biri, çalışma arkadaşımız, sevdiğimiz bir insan, desteklediğimiz siyasi parti veya guruplar herhangi biri yanlış yaptığında da aynı kararlılıkla “Bu yanlıştır” diye karşısına dikilebilmektir.
Elbette bir insanın hatasını eleştirmek ile o insanı bütünüyle değersizleştirmek aynı şey değildir. Yanlış davranışa karşı çıkarken insan onurunu korumak gerekir. Ancak merhamet göstermek, yanlışı normalleştirmek anlamına gelmez. Affetmek, yapılanı doğru kabul etmek değildir. İkinci bir şans vermek, haksızlığı görmezden gelmek değildir.
Toplumun sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi için kişilere değil, ilkelere bağlı olmamız gerekir. Hırsızlık, yalan, iftira, şiddet, gayri ahlaki davranışlar, kim yaparsa yapsın kötüdür ve failinin kim olduğuna bakılmaksızın kararlılıkla tepki gösterilmeli ve gereken cezaya çarptırılması için çaba sarf edilmelidir.
Çünkü kötülüğü, yapan kişinin kimliğine göre değerlendirmeye başladığımız anda adalet duygumuzu kaybetmeye başlarız. Bugün başkasına yapılan haksızlık karşısında sessiz kalırsak, yarın aynı haksızlığın bize yapılmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Adalet yalnızca kendimiz için istediğimiz bir ayrıcalık değil, herkes için savunmamız gereken ortak bir değerdir. Bu nedenle birilerinin tarafında olmak zorunda değiliz; ama doğrunun tarafında olmak zorundayız.
Bir insanı sırf kadın olduğu için, erkek olduğu için, tanıdığımız için, sevdiğimiz için veya aynı çevreden geldiği için savunmak doğru değildir. Aynı şekilde bir insanı sırf sevmediğimiz, bize uzak olduğu veya farklı düşündüğü için yaptığı her şeyde suçlu görmek de doğru değildir. Ölçümüz insanlara duyduğumuz yakınlık değil, ortaya koyduğumuz davranışın doğruluğu olmalıdır.
Unutulmamalıdır ki toplumları güçlü yapan şey, herkesin aynı düşünmesi değil; yanlış karşısında aynı ahlaki ölçüyü koruyabilmesidir.
İnsanların tarafı değişebilir, dostluklar değişebilir, çıkarlar değişebilir. Fakat doğru ile yanlış arasındaki çizgiyi çıkarlarımız uğruna değiştirmemeliyiz. Çünkü gerçek karakter, başkasının yanlışını teşhir etmek değil; kendi tarafımızın yanlışına da aynı cesaretle karşı çıkabilmektir.
Kim yapmış olursa olsun, kim yapıyor olursa olsun; haksızlığın karşısında, hakkın yanında durmak gerekir. Çünkü adaletin tarafı olmaz; adaletin kendisi olur.