GÜNDEM

Unvan Değil Hakkaniyet: Gazilerimize Nasıl Yaklaşmalı, Onları Nasıl Anlamalıyız?

Geçtiğimiz günlerde bir okuyucumdan çok kıymetli ve üzerine derinlemesine düşünmemiz gereken bir mesaj aldım. Bir sohbet esnasında Gazi bir kardeşimizle karşılaştığını, ancak onunla konuşurken ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını bilemediğini belirtmiş ve bir asker olarak bu konuda bir köşe yazısı kaleme almamı rica etmişti.

Öncelikle bu duyarlılık için okuyucuma teşekkür ediyorum. Ancak tam bu konuyu kaleme almaya hazırlanırken, Meclis Millî Savunma Komisyonu’nda kabul edilen ve kamuoyunda geniş yer bulan yeni kanun teklifi tartışmaları gündeme oturdu. Gördüm ki okuyucumun sorduğu "Nasıl davranmalıyız?" sorusu, sadece bireysel bir nezaket meselesi değil; devletin ve bürokrasinin de gazilerimize karşı sergilemesi gereken duruşun temelini oluşturuyor.

O yüzden bu hafta konuyu hem bireysel vicdanımız hem de kanayan bir yasa boyutuyla ele almak şart oldu.

Bireysel Niyet ile Bürokratik Katılık Arasındaki Gerçekler;

Ben de Kara Harp Okulu’na girişte ve mezun olurken tam teşekküllü hastaneden “SAĞLAM" ve “Komando Olur" raporu alarak, Komando kursu ve sınıf okulu sonrası ilk görev yerim olan Güneydoğu’ya gitmiş bir kardeşinizim. Üç yıllık o çetin görev süresince girdiğimiz temaslar, roket patlamaları, yoğun ve ağır silah ağırlıklı, atış eğitimleri ve çatışmalar sonrası kulağımda ciddi bir kayıp oluştu. Görev sonrası hastane raporlarıyla bu durumu belgelememe rağmen, tek bir olaya ve tutanağa dayanmadığı gerekçesi ile "emsal teşkil eder" kaygısıyla durumum meslek hastalığı statüsüne sokuldu ve gazilik yerine “Adi Malül “ sayılarak “Sınıf Değişikliği”verildi. Sonrasında havan takım komutanlığı ve atışlar nedeni ile bugün %52 engelli raporum olmasına rağmen terör gaziliği haklarından faydalandırılmayan binlerce personelden biri oldum.

Ağustos 2026 itibarıyla Meclis gündemine gelen ve gazi derneklerinin tepkisini çeken yasa tasarısı da tam olarak bu kanayan yaraya parmak basıyor. Yıllardır Vatan savunmasında bedenini, organını, sağlığını bırakmış ancak TSK Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’nin katı cetvelleri yüzünden "malul" sayılmayan yüz binlerce terör yaralısı var.

Bugün Meclis’e gelen düzenleme; bu insanlara tam Vazife Malullüğü (Terör Gazisi) haklarını vermek yerine, onları "Muharip Gazi" kategorisine alıp sadece bir Şeref Aylığı bağlamayı öngörüyor. Oysa aynı mevzide aynı mermiye göğüs geren, aynı patlamada yaralanan insanlar arasında KHK, 15 Temmuz veya Terör Gazisi diye kategoriler yaratmak; gaziler arasında hak ayrımı yapmak, bu vatan için ödenen bedelin derecesini ucuzlatmaktır.

Üstelik Meclis Komisyonu kapılarında gazi temsilcilerinin içeri alınmayarak karşılaştığı muamele, "Biz sadece insan yerine konulmak ve hakkımızı almak istiyoruz" çığlığını bir kez daha yükseltmiştir.

Sorumlu mercilere düşen görev; gazilerimizi kategorilere ayırmadan, bürokratik cetvellere kurban etmeden, bu vatan için gözünü kırpmadan canını ortaya koymuş her bir kahramana hak ettiği değeri ve tüm sosyal hakları eksiksiz teslim etmektir.

Peki, Toplum Olarak Bizler Nasıl Yaklaşmalıyız?

İşin bürokratik ve yasal boyutunun yanında, elbette sokakta, günlük hayatta bizlere düşen çok önemli insani sorumluluklar da var. Günlük hayatta dışarıdan bakıldığında engeliniz her zaman fark edilmeyebiliyor.

Örneğin bir gün Tunceli’de pandemi döneminde diş hastanesine gitmiştim. Doktorun yüzünde hem maske hem siperlik vardı. Dudak okuyarak anlaştığım için söylediklerini hiç anlamadım. Kulak cihazımı fark ettiği an, daha ben bir şey söylemeden siperliği ve maskesini çıkarıp, "Kusura bakmayın, işitme kaybınızı yeni fark ettim" diyerek tane tane anlattı. Anlatacağını bitirip ekipmanını tekrar taktı ve tedavime devam etti. İşte bu, bilincin ve nezaketin en güzel örneğidir.

Fakat ne yazık ki "Üç kere söyledim, anlamadın mı?" diye kavgaya tutuşan ya da kulağımın dibine girip bağıran insanlarla da karşılaşıyoruz. Biri nezaketiyle içimizi ısıtırken, diğeri cehaletiyle ortamı geriyor.

Gerek gazilerimize gerekse sonradan bir kaza veya rahatsızlık sonucu engelli konumuna düşen vatandaşlarımıza yaklaşırken şu temel ilkeleri unutmamak gerekir:

Tek Bir Doğru Yoktur, Samimiyetle Sorun: Engelli bireylere veya gazilere davranışın kalıplaşmış tek bir kuralı yoktur. Herkesin isteği ve düşüncesi farklı olabilir. Karşınızdaki kişiyi görmezden gelmek ya da yapmacık hareketlerde bulunmak yerine açık yüreklilikle bizzat kendisine sorun: "Size nasıl yardımcı olabilirim?" veya "Nasıl davranmamı istersiniz?" demek en doğru adımdır.

İncitmeden "O" Olabilmek: Hayatı kolaylaştıracak tavırlar içinde olmak esastır. Duymuyorsa kulağı, görmüyorsa gözü, yürüyemiyorsa ayağı olabilmek...

Ama bunu yaparken çok ince bir çizgi vardır: Karşınızdaki insanı incitmeden, kırmadan ve o eksikliği ona hissettirmeden yapmak.

Aile ve Yakın Çevrenin Gücü: Yıllar önce bir akrabamın dükkanına gittiğimde karşı esnaf bir hanımefendiyi görmüştüm. Geçirdiği ağır bir kaza sonucu yüzü ciddi şekilde deforme olmuştu. Ancak o hanımefendi o kadar hayat dolu, o kadar neşeliydi ki... Çünkü eşi ve çocuğu ona o kadar nazik ve sevgi dolu yaklaşıyordu ki, sanki hiçbir şey yokmuş gibi onu el üstünde tutuyorlardı. Etraftaki esnaf da aynı samimiyetle yaklaşıyordu. Eşinden, evladından, dostundan bu desteği gören bir insan hayata küser mi, içine kapanır mı? Yakın çevrenin bu içten yaklaşımı, dış dünyadaki tüm engelleri bir anda yok eder.

Empati Kurmak ve Merakı Törpülemek: Geçenlerde sohbet ettiğim bir vatandaşımız, hobi amaçlı kullandığı bir hava aracıyla kaza geçirip felç kaldığını, sol bacağının hissini kaybedip tekerlekli sandalyeye bağlandığını anlattı. Hepimiz birer engelli adayıyız. Sokakta karşılaştığımız bir gaziye ya da engelliye hemen "Nasıl oldu, nerede oldu?" diye sormak doğru değildir. O insan o acı anı defalarca anlatmaktan yorulmuş olabilir. Israrcı merak nezaket değil, yüktür. Sohbet ilerlerse kendisi anlatır zaten.

Aynı hassasiyet, aziz şehitlerimizin bizlere emanet ettiği aileleri için de geçerlidir. Onlara yaklaşırken en büyük borcumuz derin bir saygı ve mahcubiyettir. Yapmacık teselliler yerine, o aziz hatıralara hürmet eden vakur bir duruş en güzel yaklaşımdır.

"Engelleri aşmak" demek sadece yollara rampa yapmak veya kanun maddeleri kaleme almak değildir; asıl mesele zihinlerimizdeki ve gönüllerimizdeki engelleri aşmaktır.

Gazilerimiz, şehit yakınlarımız ve engelli kardeşlerimiz ayrıcalık ya da acıyan gözler beklemiyor. Beklenen şey; yetkililerden hakkaniyet ve adalet, toplumdan ise içten bir samimiyet ve saygıdır.

Gönül bağlarımızın ve adalet anlayışımızın önündeki engelleri kaldırdığımız gün, bu vatan hepimiz için çok daha anlamlı ve yaşanır olacaktır.

Sağlıkla ve sevgiyle kalın.

Tolga YUVALI

Sizden Birisi

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }