Ferruh Sanır’ın uzunca süren çalışmaları sonucunda kaleme aldığı,“Sultan Dağlarından Sakarya’ya ve Akşehir” adlı kitabı 1948 yılında Ankara Ulus Basımevi tarafından basılır.
Ferruh Sanır, bu çalışma sırasında, daha önce Anadolu'yu gezerek incelemelerde bulunan bilim insanı, coğrafyacı Herman Wenzel'in Almanya'nın üniversite şehri Kiel'de 1932'de yazmış olduğu "SULTAN-DAGH UND AKSCHEHİR- OVA" adlı eserinden de faydalanır.
Ferruh Sanır, yazdığı bu kitabı, ömrünün son yıllarını Konya Vilayet Daimi Encümeni Üyeliğinde ve Vilayet Umumi Meclisinin Akşehir üyeliğinde geçirmiş bulunan babası merhum Muallim Bekir Sıtkı’nın aziz hatırasına atfeder.
Böyle bir çalışmanın yapılabilmesi için, hem geniş bir sahada inceleme ve keşif gezileri yapılması zarureti, hem de kitabın baskı aşamasındaki yaşanan sıkıntıların giderilebilmesi için maddi ve lojistik desteğe ihtiyaç vardı. O günün koşullarında Akşehir Halk Evinin bütçesi buna pek yeterli değildi. İşte böylesi bir süreçte Akşehirli dayanışması devreye girdi. Dönemin Akşehir Belediye Başkanı Tacettin Yaltırak, Avukat Sadri Çakıroğlu ve tüccardan Mustafa Şeker'in şahsi fedakarlık ve katkılarıyla bu güçlükler aşılmış, 1945, 1946 ve 1947 yıllarının yaz mevsimlerinde toplam 75 gün süren keşif ve inceleme gezilerinin ardından kitabın yazımı tamamlanarak baskısı sağlanmıştı...
Akşehir Halkevi Başkanlığınca, o dönem için böylesi ciddi bir çalışmayı yapabilecek yetkinliğe sahip uzman bir kişi olarak kendisinden istekte bulunulduğuna göre; peki, kimdi Ferruh Sanır?
Ferruh Sanır`ın mesleki hayatı birçok akademisyen gibi öğretmenlikle başladı. Günümüz liselerinin karşılığı durumunda olan sultaniyi bitirdikten sonra memuriyet hayatına 1924 yılında öğretmen olarak Akşehir`de başladı. 1926 yılına kadar öğretmenliği0 sürdürdü. Bu tarihten sonra ise ilkokul başöğretmeni olarak görev yaptı.
Akşehir`den sonra Konya`da Kız Öğretmen Okulu uygulama bölümünde müdürlük yaptı. Bir süre sonra memleketinden ayrılarak, yıllar sonra bile çok sevdiğini belirttiği ilkokul öğretmenliğini, Ankara`da sürdürdü. 1929 yılında, kendisi gibi öğretmen olan Huriye Hanım ile evlendi ve daha sonra da vatani görevini yapmak üzere askere gitti.
Yaşamının bundan sonrasında hayatının dönüm noktası sayılabilecek önemli bir süreç başlayacaktı;
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Coğrafya Bölümü`ne girdi ve buradaki öğrenciliğine başlamadan önce, 1935 yazında aynı fakültenin kütüphanesinde memur olarak çalışmaya başladı. Böylelikle burada hem öğrenci olarak okuma, hem de üniversite eğitimini çalışarak sürdürme olanağını bulmuş olacaktı.
Atatürk’ün çabalarıyla, sosyal bilimlerin yeniden inşası, nitelikli araştırmacı ve öğretmenler yetiştirebilmek ve aynı zamanda Anadolu medeniyetleriyle ilgili akademik çalışmaların başlatılarak bunun eğitimini alabilecek öğrencilerin yetişmesini sağlayabilmek amacıyla, 1935 yılında Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi kurulmuştu.
Atatürk’ün yapılan bilimsel çalışmalara her türlü desteği vermesi, bu bilim yuvalarına Hitler’in zulmünden kaçan bilim insanlarını hoca olarak kabul edilmesini sağlayarak; onlara hem yaşam hakkı tanıması, hem de ilim, irfan ve bilgilerinden yararlanmayı amaçlaması, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.
Ferruh Sanır, idealist kişiliğini de devreye sokarak Kütüphane Memurluğu yaptığı sırada, bu fırsatı iyi kullanarak hem kendi adına başarılı oldu, hem de kütüphanenin gelişip zenginleşmesine katkı sağladı. Memur olarak göreve başladığında kütüphanedeki kitap sayısı sadece 40 civarında iken, bu sayı kısa sürede hızla artmıştır. Kütüphanenin gelişip zenginleşmesinde dönemin idarecilerinin çalışmaları yanında Ferruh Sanır`ın da gayretleri etkili olmuştur. Ferruh Sanır`ın kütüphaneye kazandırdığı kitap sayısı 1944 yılında 70.000`e ulaşmıştır.
Fakültenin, dolayısıyla Coğrafya Bölümünün ilk öğrencilerinden olan Sanır; çalışkanlığı, araştırmacılığı ve Almanca`yı iyi bilmesi gibi özellikleri ile bölümünün kurucularından Prof. Dr. Herbert Louis`in gözüne girmeyi başararak dikkatini çekmiş, onunla iyi ilişkiler kurabilmeyi başarmıştır. O dönemdeki diğer öğrenciler gibi Ferruh Sanır’da ülkemiz coğrafyasına çok büyük katkılarda bulunan Prof. Dr. Herbert Louis`den çok etkilenmiştir.
Ferruh Sanır’a göre; iyi bir araştırmacı, hoca, eğitimci ve iyi bir insan olan Prof. Dr. Herbert Louis, ülkemiz coğrafyasının gelişmesi için çok çalışmıştır. Herbert Louis, Türkiye`ye yabancı olmasının da verdiği bir merakla, sürekli ülkemiz coğrafyası hakkında araştırma yaparken, bu amaçla oldukça fazla araştırma gezisi de yapmıştır. Sanır’da araştırmacı kişiliği ile onun her kış ve yaz tatillerinde yaptığı bütün gezilere, öğrenciliği sırasında katılmıştır.
Prof. Dr. Herbert Louis`in ülkemizi çok sevmesi yaptığı araştırmalardan olduğu kadar, bazı sözlerinden de anlaşılmaktadır. Ferruh Sanır, öğrencilerini sürekli olarak araştırmaya sevk eden Prof. Dr. Herbert Louis`den okumak üzere kitap tavsiye etmesini istediğinde, ondan aldığı cevap çok ilginç gelmiş ve yıllarca bu cevabı bir anekdot, bir anı olarak hiç unutmamış ve her gittiği yerde anlatmıştır. Hocasının ona verdiği cevap şudur;
"Ülkeniz bir kitap, onu okuyun."
Ferruh Sanır daha sonra akademisyen olarak yaşantısını sürdürür, profesörlük mertebesine yükseldiğinde de "Coğrafya Terimleri Sözlüğü" nü yazar. Hasanoğlan Köy Enstitüsü ve 1943 yılında kurulan üç yıllık Yüksek Köy Enstitüsünde coğrafya dersleri vererek eğitime katkıda bulunur.
Ferruh Sanır’ı bu kadar çok etkileyen Prof.Dr. Herbert Louis gerçekte kimdi ve Türkiye’de hangi sebeple bulunuyordu?
12 Ağustos 1935'te Berlin Üniversitesinde Coğrafya Profesörlüğüne tayin edilen Herbert Louis aynı yıl, T. C. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Ankara’ya davet edilerek yeni kurulmakta olan Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Coğrafya Profesörü olarak görevlendirilmiştir. Herbert Louis, Türkiye’de 8 yıl devamlı olarak öğretim ve araştırma faaliyetlerinde bulunmuş, pek çok değerli akademisyen ve öğrencinin yetişmesine katkıda bulunmuştur. Türk Coğrafya Kurumu’nun kurucu üyelerinden olan Herbert Louis, bugünkü Coğrafi Bölgelerimizin belirlendiği 1941’deki 1.Türkiye Coğrafya Kongresi'ne katılarak bildiri sunmuştur. Prof. Dr. Herbert Louis çok yönlü bir araştırmacıydı ve çalışmalarının ağırlık noktasında Jeomorfoloji yatmaktaydı. Dünyanın çeşitli yerlerinde ve Türkiye’de yaptığı araştırmalar sonucunda hazırladığı ‘’Allgemeine Geomorphologie’’ adlı büyük eserinin 4. Baskısı 1979’da yayımlanmıştır. İklim ve tabiat şartları ile bitki örtüsü arasındaki ilişkileri ise ‘’Das natürliche Pflanzenkleid Anatoliens’’ adlı eserinde açıklamıştır. Bu iki eserden ilki, dünya üniversitelerinde referans kitabı olarak kullanılmış ve coğrafyacılarla orman mühendisleri için literatürde kaynak eser olarak yerini almıştır.
O dönemde Cumhuriyetimizin yeni kurulan üniversitelerinde çağdaş eğitim verilebilmesi çok önemliydi. Hitler döneminin zulmünden kaçmak isteyen pek çok Alman bilim adamı İsviçre'deki “Bilim Adamları Yardımlaşma Derneği” aracılığıyla kendilerine dış ülkelerde daha yaşanabilir yerler ve yeni yeni okullar aramaktaydı. Atatürk’ün de bilgi ve talimatları doğrultusunda bu derneğin başkanı olan Prof. Philip Schwartz aracılığıyla Alman bilim adamlarıyla ilk kez 1933 yılında bağlantı kurulmuştu. O yılların genç ve dinamik Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip' in girişimleriyle, Bakanlıkla anılan dernek arasında profesörlerin, Türkiye'de çalışma koşullarını belirleyen genel bir protokol imzalanmıştı. Protokol imzalanırken Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip yaptığı konuşmada şu anlamlı sözleri söylemişti: "Biz fakir bir ülkeyiz. Sizlere layık olduğunuz ücretleri belki veremiyoruz. Ancak Mustafa Kemal'in kurduğu genç Türkiye Cumhuriyeti'nde sizler yeni bir bilimsel uyanış açacaksınız. Burada doğacak yeni bilimin feyizli ışıkları bütün dünyayı aydınlatacaktır. Bilim ve yöntemlerinizi getirin, gençlerimize bilginin yollarını gösterin..."
Nitekim, 1933'ten sonra Türkiye'ye gelen Alman bilim adamları, Türk bilimine büyük katkı yaptılar. Birçok meslektaşları II. Dünya Savaşının acımasız koşulları içinde yok olup giderken, onlar Türkiye'de mesleklerini geliştirerek bilime katkıda bulundular, öğrenci yetiştirdiler. Ayrıldıklarında arkalarında bir beyin takımı bıraktılar. Türkiye'de gördükleri ilgi ve saygıdan çok etkilendiler. “Bilim Adamları Yardımlaşma Derneği Başkanı Prof. Philipp Schwatz anılarında, Türkiye için; "Batının pisliğinin bulaşmadığı harika bir ülke keşfediyorum`" diyordu. Bu sözler, Türkiye'de çalışan diğer tüm bilim adamlarının ortak görüşünü yansıtıyordu.
Akşehir çevresinde ve Sultan Dağları ile yukarı Sakarya'nın bir bölümü arasında kalan alanda 1945 - 47 yılları yaz mevsimlerinde yapılan ve toplamda 75 gün süren keşif ve inceleme gezilerinin sonucunda; Ferruh Sanır 'ın yazdığı "Sultandağlarından Sakarya'ya ve Akşehir" kitabında özetle;
İç Anadolu'da, özellikle batı bölümünde Akşehir'in bulunduğu bölgedeki jeolojik yapı ve yer şekilleri, coğrafi açıdan incelenmiştir.
Yapılan bu incelemede, Akşehir ovası ve gölün eski havza sınırlarıyla ilgili keşifler yapılmış, Akşehir ovasının yeri ve kaynağı, Karaağaç ve Doğanhisar sekileri, eski ve yeni birikinti konileri, Argıthan platosu ve uzantıları, Akşehir Gölü'nün Seki ve klifleri, Argıthan platosundaki kesik vadiler, bölgenin depremsel riski, Akşehir ovasının morfolojik yapısı ve bölgenin iklimsel yapısı, suları, göl ve çevresi bataklık alanı ile toprak yapısı ve zirai faaliyetlerin ekonomik getirileri hakkında kapsamlı tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Bu çalışma içeriğinde, kitapta yer alan, özellikle Akşehir coğrafyasının iklimsel belirleyicisi rüzgarlarıyla ilgili Akşehir insanının yaptığı yöresel gözlem ve tanımlamaları sosyolojik bir tespitti. Bizzat yaşanmışlıklara dayalı, halkın rüzgarlara dair söylemleri gerçekten ilgi çekiciydi.
Burada bir parantez açıp Akşehir rüzgarları ile ilgili bu söylemlere de yer vererek, bilgilendirmede bulunmak yerinde olacaktır;
*** Soğuk mevsimde batı ve güneybatı rüzgarları yağışların sebebi oldukları gibi Sultan dağının doğusunda fön karakterli olduklarından karların çabuk eriyip kalkmasına da sebep olurlar. Akşehir'de Samyeli, karayel kabayel, adlarıyla anılan bu rüzgarlar için halk dilinde; "Karayel kara kor (ateş) gibi, insana kar gibi" denir ki, sıcaklığı dolayısıyla eritici, kuraklığı dolayısıyla da buharlaşmayı artırıcı, bununla birlikte halk üzerinde üşütücü tesiri, pek güzel ifade edilmiştir...
*** Akşehir'de yazın, halkın "Destebozan" dediği hava girdaplarına gerek ovada gerekse daha doğudaki düzlüklerde sık sık rastlanır. Bu tip hava devinmeleri özellikle doğu rüzgarının durduğu ve henüz poyrazın başlamadığı durgun saatlerde daha çok görülüyor. "Destebozan"ların çapları genel olarak 15-20 metreyi geçmemekle beraber bazen zarar verecek kadar kuvvetli ve büyük olanları da yıllar arasında görülebilmekteydi...*** Kabayel (güneybatı) rüzgarı, zamanında, bazı meyvelerin olgunlaşmasını hızlandırdığı için ve de patlıcanlar üzerindeki elverişli tesirinden ötürü halkça bilinirdi...
*** Halk arasında Gedavet (gedevet) rüzgarı, denen vadi rüzgarları poyraz'ın gölden dağ eteğine sürdüğü sivrisinekleri tekrar göle doğru çevirdiğinden faydalı bir rüzgardır. O yıllarda olağanüstü sıtma savaşına rağmen "Gedavet Rüzgarı" sivrisinek kovucu özelliğiyle gökten gelen bir yardım değerinde görülürdü...
*** Halk ağzıyla "Gedevet" de denilen "Gedavet rüzgarı"nın bahsi, başka bir şekilde daha geçmektedir. Eskiden, yazları gün batmadan iki saat kadar önce Akşehir'in neredeyse tamamı Sultan Dağının geniş gölgesi içine girer ve çok geçmeden Akşehir vadisinden (Tekke boğazı) serinletici bir hava akımı başlardı. Tekke boğazından şehre ve ovaya doğru esen serinletici, bir o kadar rahatlatıcı, tatlı esen bu vadi rüzgarına "Gedavet Rüzgarı" denirdi. Bunaltıcı sıcakta, aniden estiğinde yöre insanına "es gedevet es yiğidin bağrına" diye söyletirdi...
*** Serinletici diğer bir rüzgar da " Poyraz rüzgarı" ydı. Özellikle, poyraz yağışı az yıllarda ümitle beklenir ve yetecek kadar eserse halk, "bu yıl poyraz ekmeği yiyeceğiz" derdi. Bu, "ağzımızı poyraza açacağız" demek değildi elbette, çünkü köylüye göre, "poyraz başak bağlatır" dı.
*** Akşehir'de yaz yarımyılında bir de "Doğu rüzgarı"ndan bahsedilmektedir. Bunun kışın da esmesi mümkünse de, ne halk arasında ne de günlük bültenlerde böyle bir şeye rastlanmıştır. Eskiden halka göre, Doğu rüzgarları temmuz sonları, fakat bilhassa ağustos ayında görülüyor. Gece yarısından sonra hafif hafif esmeye başlıyor, sabaha doğru kuvvetleniyor ve güneşin doğmasından 2 ila 4 saat sonraya kadar sürebiliyor, ondan sonra hava bir müddet hareketsiz kalıyor, öğleye doğru yeniden kımıldama ve az sonra da poyraz başlıyor. Bu da ikindiye doğru kuvvetleniyor, sonra hafifleyerek akşama kadar bazen de akşamdan sonra sürüyor...
*** Bir de eskilere göre, Akşehir'in ocaktan mayısa kadar esen sert bir karayeli vardır ki, aslında bu rüzgar güneybatı rüzgarıdır, sam yeli, kabayel de denir, lakin halk buna daha çok karayel, demektedir. Halk arasında sert esen bu rüzgara, tarladaki ekinlerin gelişmesini ve başakların büyümesini engellediği için, "sığır ve sıpadan başka" evdeki eşyayı, hatta atadan yadigar bakır kapları sattırdığından, evin bütçesini de zorlayan bu etkisiyle, "Bakırsattıran rüzgarları" denmiştir...
Akşehir evleri" üzerine yazdığı kitabında ünlü mimar Cengiz Bektaş, evlerin dış cephelerinin sacla kaplanmasında, bu rüzgarların etkisi olduğundan bahseder...
Ben de, "Sus Sıra Neferi Uyuyor- Kadir Manga" kitabımın başında yer alan Kadir Manga'nın anısına ithafen kaleme aldığım "Bir Veda Öyküsü" nü yazarken, "Bakırsattıran rüzgarları" na değinmeden edememiştim...
Prof. Dr. Herbert Louis "Ülkeniz bir kitap, onu okuyun" derken bu sözü boşuna söylememişti: Türkiye coğrafyasının önemini ve değerini vurguluyordu. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın konumu, bazen kaderimizi de tayin edebilirdi. Bu yüzden yurdumuzu her bakımdan çok iyi tanımak, sahip olduğu doğal yapısı ve güzellikleri, yeraltı yerüstü zenginlikleri, flora ve faunasını kapsayan ekosistemleriyle, daha da ötesi dünya haritasındaki yeri ve stratejik konumuyla, çok iyi irdelemek gerekiyordu...
İşte bu yüzden,"Coğrafya kaderdir" sözü boşuna söylenmemişti. Her ne kadar sosyolojinin ve tarihin öncülerinden kabul edilen İbn-i Haldun'a (1322–1406) ait bir söz olduğu söylense de, İbn-i Haldun'un Mukaddime adlı önemli eserinde bu söze dair herhangi bir bulguya rastlanmamaktadır.
"Coğrafya kaderdir"sözünün,1945'te Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Ülkü dergisinde yayımlanan yazısında ve daha sonra da aynı yıl deneme yazılarının toplu yayımlandığı "Yaşadığım Gibi" adlı kitabında ilk defa belirtildiği de, ileri sürülmektedir...
Günümüzde bile bu söz, sosyal bilimler kapsamında ve özellikle bir türlü paylaşılamayan dünya coğrafyasında, ülkelerin kaderlerine yön verecek şekilde geçerliliğini sürdürmektedir. Gelişen çevresel olaylarla bağlantılı yürütülen çalışma ve analizlerde bu sözün gerçekliği sık sık vurgulanmaktadır.