02.04.2020, 00:01 12

SERVET-İ FÜNUN DERGİSİNDE NASREDDİN HOCA

Nasreddin Hoca, yıllar boyunca Akşehir’e gelip geçenlerin ziyaretgâhlarından olmuştur. Hocanın türbesi ve yaşamı ile ilgili de pek çok eser ve makale yayımlanmıştır. Bu yayımlardan biri de Servet-i Fünun dergisinde yer almıştır. Derginin 1896 yılında yapılan bir baskısında Hoca Nasreddin’in türbesinin resmi, derginin kapağı olarak kullanılmıştır. Derginin yazarlarından Ahmed İhsan, gerek Akşehir üzerine gerekse de Nasreddin Hoca ile ilgili olarak dergiye yazılar göndermiştir. Derginin kapak resminde, İbrahim Hakkı Konyalı başta olmak üzere pek çok yazar ve araştırmacının bahsettiği sancak ve sancak aleminin resmi de vardır. (Bu resim, sosyal medya hesabımız olan Tarih Sayfalarında Akşehir adlı grubumuzda 120 yıl sonra gün yüzüne çıkarılmıştır.)

Ahmed İhsan, ‘Osmanlı Demir Yol Hattında Haydarpaşa’dan Konya’ya Bir Cevelan’ (dolaşma-gezinti) adlı 1896 yılında yayımlanan yazısında, Nasreddin Hoca türbesi ile ilgili şunlara yer vermiştir:

“… Artık akşam olmuş idi. Hoca Nasreddin’in türbesini ziyareti yarına bıraktık. Hana geldik. Vehbi bey efendinin himmetiyle yataklarımızda güzel bir gece geçirdik. 6 Eylül Pazartesi Konya’da iken Nasreddin Hoca türbesi hakkında sorduğumuz suallere, kimi kasabaya birkaç saat mesafededir, kimi etrafı kapalıdır resmi alınmaz gibi cevaplar vermişti. Aldığımız şu haberlerin hiç birisi bugün ki ziyaretimizde hakikate mutabık bulamadık. Zira Hocanın türbesi şehrin dahilinde kain (şehrin içinde) idi. Handan çıkıp biraz yürüdüğümüz gibi mezaristan önüne geldik ki, kırların arkasında Nasreddin Hoca’nın türbesi görülüyordu. Mezaristan civarında anladık. Hariçten kapısı olan türbenin yanına yaklaşırken gülüyorduk. Zira Asım Bey, Hocanın bilinen hikayelerinden bir kaçını tekrara başlamış idi. Bunlar öyle hikayelerdi ki, kaç defa işitilmiş olsa yine insan dinlemekten usanmaz. Acaba Nasreddin’in türbesi işittiğimiz gibi öyle dört tarafı açıkta kapısında mahut cisim kitli asılı mı? Bu konudaki merakımız asıl şimdi şedit etmiş idi. Birkaç adım daha attığımız gibi bütün heybeti ile karşımıza çıkan türbe, bize tarifin kısmen muhalif bir manzara gösterdi. Türbenin üzeri altı köşeli ve mahruti bir dam ile mestur idi. Köşelerin birisi kapıya münhasır olmak üzere diğer tarafların ……… kadar varmayan bir duvar ihata eyliyordu. Şöyle ki çatının kenarıyla bu duvar boyunda dar bir açıklık vardı. Gerek duvarın şekli, gerek kapının hali anlatılıyor idi ki Nasreddin Hoca’nın türbesi bizim işittiğimiz gibi dört tarafı açık iken sonradan damın istinat eylediği sütunların arasına bir duvarla doldurmuşlar.

Kasaba tarafından nazır bulunan kapıdan girdik. Türbede muhafaza eri bulunmadığını müşahede eyledik. Çatı, duvarları, kapı parmaklıkları hayli harabedir. Sıvalı olan mezarın üzerinde eski yeşil bir örtü bulunuyor. Etrafında ağaç parmaklılar var, parmaklıkta çok bezler bağlanmıştır. Kapıya nazır tarafta, bir sıra testi çizmişler. İçleri su dolu. Mezarın etrafında taştan ve kalın, altı sütun daha var. Bunlarda (sütunlar) tavana tamamlayan oluyor. Şu halde hariçteki sütunlarda çatının sonradan yapıldığı vasıl. Türbenin mezara ihata eden sütunlarla aralarında ki kısa parmaklıktan ibaret bulunduğuna hükmetmek lazım geliyor. Mezarın taşında şu ibareler yazılıdır; bu türbe merhum, mağfur, Allah’ın mağfiretine muhtaç Nasreddin Efendi ruhuna Fatiha. Sene 386. Tarihi nazar-ı dikkatimizi çekti. Hocanın Hicretten 386 sene sonra vefat etmiş olması hesap tarihimize mutabık gelmiyordu. Sonradan tahkik eyledik ki asıl tarih rakamın ters okunması ile hasıl olacakmış. Yani 683 imiş. Mezarın başında bir sancak muallaktır (asılmıştır). Yan tarafında (kabrin) merhumun zevcesi Habibe Binti Mehmet Celil’in kabri vardır. Bunun üzerinde merhum Nasreddin’in zevcesi olduğuna dair bir açık izahat yok ise de bu konuda bize teminat verdiler. Türbenin dahilen ve haricen resimlerini aldık. Haricen olan manzara meyanında görülen cami İmaret Camii’dir. Ben resim alırken merhum ve mağfuru rahmetle yad eyliyor ve Asım’ın devamlı tekrar eylediği hikayelere gülüyordum. Hocanın yalandan ölüp gömülüpte, kabri neşin bulunduğu zaman yanındaki sudan geçmek isteyenlere ben sağlığımda şuradan geçerdim demesine hep gülerken ilave hikaye olarak bana; rahmetli şimdi başını kaldırır da ben sağlığımda resmi şu taraftan alırdım derse ne cevap verirsin? dedi. Buna da güldük ve tekrar rahmet okuduk. Sabah gezimiz Akşehir’de bundan ibaret oldu. Hana geldiğimiz zaman Kaymakam bey efendinin ziyaretimize gelmiş olduğunu gördük…”

Not: Dergide Nasreddin Hoca ve Akşehir ile ilgili yazılı olanları günümüz Türkçesine çevirip sadeleştiren Mustafa Yağcı öğretmenime teşekkür ederim.

Kaynakça: Servet-i Fünun Dergisi 1896-Sayı 295, Ahmed İhsan.

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!
-1
kapalı