"Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin."
(Bu ayet, Hz. Peygamber'in yaşantısının Kur'an ahlakıyla şekillendiğini vurgulamaktadır. Kalem Suresi, 4. Ayet)
Peygamber efendimizi bu ayetler ışığında anlamak ve davranışlarını örnek alarak İslam’ı tatbik gerekirken, şekilcilikten öte geçmeyen ve özünü kaybetmiş Müslümanlardan olduk.
Ümmet olarak Peygamber Efendimiz 'in (s.a. v.)yaşamından seçilen bir sünnetler silsilesi var. Sakalın kaç santim olacağı, cübbe ve sarığın rengi, misvağın ne zaman kullanılacağını bilmeyenimiz yok. Elbette bu hasletler çok kıymetli ve her bir sünnet, Allah resulüne olan sevginin nişanesidir.
Fakat mesele kıyafet ve görüntüden öte geçtiğinde, aynı Peygamber'in putları ayaklarının altına aldığını, kul hakkına riayet ettiğini, faize savaş açtığını, sömürü düzenini paramparça ettiğini, ırkçılığı lanetlediğini, israfı ve yolsuzluğu kökünden kazıdığını, kadına zulmeden cahiliye düzenini yıkarak adaleti tesis etmesi gibi dinin özüne uygun davranışlara gelindiğinde, ortada kimse kalmıyor.
Siyasete gelince ‘’kazanmak için her yol mubah’’, yaşam tarzı dendiğinde "sünnete uymak zor", ekonomiye gelince "faizsiz sistem bu çağda imkânsız", hukuka gelince "Peygamberimizin adalet anlayışı bugün uygulanamaz", aileye gelince "kadın çalışma hayatında olmazsa olmaz", tesettür dendiğinde ‘’hangi çağda yaşıyoruz’’, eğitime gelince "Peygamberimiz okuma yazma seferberliği başlatmıştı ama bugün..." diyerek, kıvırıyoruz.
İki yüzlülüğün alasını ise evlilik öncesinde gençler günlerce, aylarca, belki yıllarca birliktelik yaşıyor olmalarına rağmen, maalesef aileler üç maymunu oynamayı tercih ediyorlar. Gençlere namaz ve tesettür sorulmuyor, kazançlarının kaynağı araştırılmıyor. Erkek tarafı ikna edilebilirse borç dert ev aldırılıyor, eşyaları zaten eksiksiz düzülüyor.
Gençler dekolteli ya da kapalı gelinlik ve papyonlu damat, alkışlar eşliğinde düğün salonuna giriyorlar. Gelin ve damadın olmazsa olmazı danslarıyla düğün başlıyor.
Hemen arkasından kadın erkek karışık oynanan oyunlar, çekilen halaylar ve anne babaların ister istemez davet edildikleri pistte, yeter ki çocuklar gücenmesin, gelenlere ayıp olmasın düşüncesiyle oynadıkları oyunlar.
Nikah kıyılıyor, oyunlar oynanıyor, yenip içiliyor. Ne içilenlerin, ne yenilenlerin helalliği sorgulanıyor ne de Peygamber yaşıyor olsaydı, bu şekildeki bir düğüne gelir miydi? Diye düşünülmüyor!
Hacca veya Umreye gitmek sıradanlaşmış vaziyette, maneviyatından ziyade maddiyatına bakılıyor. Sosyal medyada ilanlar yapılıyor, görmeden görüşmeden helallikler alınıp veriliyor. Hac/Umre kınaları yakılıyor. Gelindiğinde karşılama ve görgüsüzlüğün zirve yaptığı kutlama programları adet olmuş durumda.
Hediye getirilmezse sanki ibadet kabul olmaz, hele ki isminin önüne ‘’hacı’’ ibaresi konmazsa hiç olmaz!
Fakat yalan söylerken, iftira ederken, gıybet yaparken, harama bakarken, bir kalbi kırarken, çırılçıplak dolaşırken, elinde içki şişeleriyle kahkahalar atarken, Allah’ın haramlarıyla iştigal ederken, Allah ve Peygamber'in o çirkinliklere ne dediğini ne diyeceğini hatırlamak dahi istemiyor.
Kendisi lüksün şatafatın içinde yaşadığı halde, Peygamberimizi anlatırken hep fakirliğinden ve hasır üzerinde geçirilmiş bir hayattan bahseder. Karnına bağladığı taşı, hasırın yüzüne çıkardığı izleri, hurma dallarından evini anlatır.
Kendi hayatına gelince; ''Müslüman zengin olmalı iyi bir işi, güzel bir evi ve hatunu olmalı'' der durur. Gardırobunda bulunan kıyafetleri neredeyse orta halli bir ev alır durumda, son model arabalar, serpme kahvaltılar, lüks villalar, devre mülkler, beş yıldızlı otellerde tatiller, Türk lirası az gelince Euro’lu günler düzenlerler…
Ne hazindir ki, sünneti ayıklayarak yaşayan bir ümmet haline geldik.
Sakal sünnet, ama ticarette dürüstlük sünnet değil. Cübbe sünnet, ama kız çocuğuna mirasında zulmetmemek sünnet değil. Misvak sünnet, ama insanların arasını düzeltmek sünnet değil.
Ey şekilci Müslüman!
Peygamberi anlamak demek, onun sünnetini hayatının bütün alanlarına taşıyabilmek demektir. Sadece ibadet şeklinde değil, muamelatında, siyasetinde, hukukunda, eğitiminde, ahlakında, davranışlarında, velhasıl hayatının her evresinde ve tamamında…
O'nu anlamak boyunu, kilosunu, saçını tarama şeklini ezberlemek değildir. O'nu anlamak zulmün karşısında durmaktır, faizin tepesine binmektir, israfa dur demektir, emaneti ehline vermektir, adalet terazisini kim olursa olsun eğdirmemektir.
Peygamberini anlamayanlar veya anlamak istemeyenler, rüzgâr nereden eserse oraya yatan buğday başağına benzerler. Bugün İslamcı, yarın modernist, öbür gün seküler. Kökü yok, özü yok, duruşu yok.
Peygamberine olan sevdasını sakalında, cübbesinde, misvağında ispat edenler. Hala vakit varken; şimdi de ticaretine, aile hayatına, siyasetine, adalet anlayışına, mirasına, eğitimine, ahlakına velhasıl aynı Peygamber'in diğer sünnetlerini de hayatınıza egemen kılmaya ne dersiniz!
Şöyle bir silkinin ve kendinize gelin. Artık, uçurumun kenarına kadar geldiğiniz şu malum halinizden kurtulmanızın başka çaresi yok.
Vakit tövbe vakti, vakit şekil ile özü buluşturma vakti.
Ne diyordu Mevlana:
"Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol."