Öykü: Pervasız Bir Sabah

Sabah uyandığında ortalık hâlâ karanlıktı. Her sabah olduğu gibi bugün de erken uyanmıştı. Gün henüz yeryüzüne düşmemiş, şehir karanlık uykusundan uyanmamış, hâlâ derin uykusundaydı.

Pencerenin önünden dışarıya baktı, son yağmurlardan sonra şehri ikiye ayıran çayın gürül gürül akan suyunun sesi odanın içerisine kadar geliyor, Hıdırlığın tertemiz havası şehri kaplıyor, sokak lambalarının solgun ışıkları kaldırımlara kadar vuruyordu. İçerisinde tuhaf bir heyecanla uyandı. Bugün diğer günlerden farklı bir anlam taşıyordu.

Bölgesinin en güçlü gazetesi olan 19 Mayıs 1953 yılında Ahmet Şener tarafından kurulan Pervasız Gazetesi’nde ilk yazdığı şiirini götürdüğünü hatırladı da kaç yıl önceydi, ben diyeyim otuz beş yıl sen söyle kırk yıl, 90’lı yıllarda şiir sergisi açtığını düşününce Pervasız Gazetesi’nde yazmak hayal gibi. O günlerden bu günlere, şiirler, makaleler, köşe yazıları, öyküler, şiir sergileri derken, yıllar ne çabuk da geçiyor. Pervasız Gazetesi’nde Pervasız olmak. Pervasız Gazetesi’nde yazmak da Pervasız olmayı gerektiriyordu. Düşüncelerini saklamadan, eğip bükmeden, olduğu gibi yazabilmek.

Okur sayısı günden güne, yıldan yıla artan bu gazetenin bir köşesinde yazı yazmak insanı gururlandırır. O da öyle gururlanıyor, duygularını bastıramıyordu. Bölge gazetesi demek bölgenin sorunlarını dile getirmekti. Şiir de öyle makale de öyle bir bölge gazetesinde yazmak, gerçekten de tarif edilmesi zor bir histi.

Gazetenin geçmişi de en az bugünü kadar etkileyiciydi. 1953 yılında kurulmuştu Pervasız Gazetesi. Kurucusu: Ahmet Şener… Gazeteciliğe gönül vermiş, doğruluktan şaşmamış, adı yıllarca saygıyla anılmış koca bir çınar. Onun başlattığı bu yolculuk, yıllar içinde büyümüş, gelişmiş ve bugünkü gücüne ulaşmıştı.

Masaya oturdu. Eskiden şiir ve yazılarını beyaz çizgisiz kâğıda altına çizgili dosya kağıdının çizgilerini koyulaştırarak yazardı ki yazılar düzgün olsun. İlk şiirlerini böyle yazmıştı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun Ahmet Şener ‘in okumasından, beğenisinden geçmeyen hiçbir şiir ve yazı da gazetenin sayfalarında yer almazdı.

85’li 90 lı yıllar. Mehmet Cem Yiğit, Mehmet Kadiroğlu, Fuat Özakça, Kadir Turpçu gibi şairlerin yer aldığı zamanlar, Ahmet Çuhacı’yı da unutmamak lazım. Mehmet Koç’un da köşe yazılarını görüyordum. O zamanlar Pervasız Gazetesi’nde durum bu şekildeydi.

Çay Mahallesi’ndeki evinden çıkarak kapıyı usulca kapattı. Merdivenleri ağır ağır indi. Apartmanın merdiven boşlukları oldukça serindi. Dış kapılı açınca çayın gürül gürül akan suyunun serinliği yüzüne vurdu. Tertemiz Akşehir havası, Hıdırlığın çam ormanının kokusunu derin derin içine çekti.

Cumhuriyet İlkokulu (-Yeni Belediye Binası) sokağı henüz kalabalık değildi. Belediye binasının karşısında yıkık yer Saray Sineması’nın makinistliğini yapan Bayram namı diğer Mavililerin evinin bulunduğu yere muhtemelen belediyede çalışan birkaç kişinin aracı gelmişti, onlarda kendisi gibi sabahın erkencilerindendi. Sabahın bu erken saatinde belediye binasına kim gelir ki? Çaycı mı? Odacı mı? Kaloriferci mi? Yoksa kendisi gibi sabahtan erkenden uyanıp da çalışmaya gelenler mi? Sokak kalabalık değildi. İleride bir pastane kepenk açıyordu. Yürüdü. Karşı köşedeki fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu burnuna kadar geliyordu. İçinden, “Dönüşte alırım,” diye geçirdi.

Akşehir Çayı’nın yanından geçiyordu. Suyun gürül gürül akan sesi yakından daha güçlü geliyordu. Çayın köprüsünde kısa bir an durdu. Akıp giden suyu izledi. Yıllarla birlikte bu su neler alıp da götürmüştü. Nelerin gittiğini bir an düşündü. Sonra köprünün suyuna bakmaktan vazgeçti ve doğruldu, yoluna devam etti.

Pervasız Gazetesi’ni hatırladı. İlk şiirinin yayınlandığı yıllarda Pervasız Gazetesi Melek Girmez İş Hanındaydı. Gazetenin kurucusu Ahmet Şener vardı bir de Fikret Abi basım işleri ile ilgilenirdi, sonra bisikleti ile gazete dağıtan bir çocuk, sonra onlarca yazar gelir giderdi.

O belki gazetenin en genç olan şair ve yazarıydı. Yıllar ne çabuk da geçiyordu. Sonra Pervasız Gazetesi bir ara Atatürk Ortaokulu’nun ilerisinde bürosu açıldı, sonra Atatürk Ortaokulu’nun tam karşısında şu an da Nasreddin Caddesi’nde yıllarla birlikte geçen serüven.

Gazetenin bulunduğu sokağa girdiğinde şehir iyice uyanmıştı. İnsanlar işe yetişme telaşıyla yürüyordu. O ise kalabalığın içinde, onlardan ayrı bir hızla ilerliyordu. Bina uzaktan göründü. Yılların Pervasız Gazetesi. 73 koca yıl. Kapının girişindeki tabela kendisini ilk gün gazeteye gittiği gün gibi heyecanlandırmıştı: “PERVASIZ GAZETESİ”

Kapının önüne geldiğinde durdu. Pervasız Gazetesi üçüncü katta. Yavaş yavaş merdivenlerden çıktı. Birinci katta biraz dinlendi, sonra ikinci kat, derken üçüncü kata ulaşmıştı. Merdiven basamaklarını tek tek saymış; tam 73 basamak merdiven çıkmıştı.

Gazetenin giriş kapısında paspasta “dert dinlenir” tarzında bir yazı vardı. Sanırım bu gelenlerin gazete çalışanlarını fazla meşgul etmemesi için konulan esprili bir yazı olsa gerekti.

Elindeki zarfı yokladı. Oradaydı. Parmaklarını zarfın üzerinde gezdirdi. Sanki içindekileri son kez hissetmek ister gibi.

Kapının zilini çaldı. Kapı açıldı. İçerisi tanıdıktı. Pırıl pırıl gençler çalışıyordu. Yirmi yaşında yirmi beş yaşında gençler. Bir yerlerden daktilo sesini andıran bir tıkırtı geliyordu. Artık kimse daktilo kullanmıyordu belki ama o ses hâlâ oradaymış gibi sanki Ahmet Şener orada da gözlüğünün üstünden bakarak kendisine “hoş geldin!” diyecek gibi geldi ona

Masaların olduğu odaya girdi. İçeride iki kişi vardı. Biri başını kaldırıp baktı.

“Buyurun?”

Bir an durdu. Ne söyleyeceğini biliyordu ama kelimeler hemen gelmedi.

“Ben…” dedi, sonra sustu. Hafifçe gülümsedi. “Ben eskiden gelirdim.”

Genç gazete çalışanı:

“Sizi tanıyoruz” dedi. “Siz siz…”

Dikkatle baktı. Yüzünde bir tanıma çabası belirdi.

“Adınız?”

Söyledi.

Yüzü birden aydınlandı. “Haa… Siz misiniz?” dedi. “Yazılarınızı bilirim. Şiirlerinizi okur, köşe yazılarınızı beğenerek okurduk…Hâlâ da okuyoruz. Ben işe yeni girdim.”

“Bir şey bırakacaktım,” dedi. Akşamdan yazdığı köşe yazısını koyduğu elindeki zarfı uzattı.

Gazete çalışanı zarfı aldı, şöyle bir çevirdi. “Yazı mı?”

“Yazı,” dedi.

Genç çalışan, masanın üzerine bıraktı zarfı.

“Sizin gibi bir yazarı tanımaktan mutluluk duydum, çay içer misiniz?” dedi.

“Çay alayım” dedi.

“Yazı İşleri Müdürümüz bir habere gitti. Yazınızı yarın yayınlarız.” dedi.

Odada kısa bir sessizlik oldu. Dışarıdan gelen sesler içeri sızıyordu. Telefon çaldı bir yerde. Bir sandalye gıcırdadı.

Etrafına baktı. Masalar, sandalyeler, duvarlar… Hepsi tanıdıktı. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi.

“Ben çıkayım,” dedi.

Genç gazeteci kapıya kadar uğurladı.

Kapıya yöneldi. Tam çıkarken durdu. Geri dönüp baktı. Masanın üzerindeki zarfı gördü. Yıllar öncesi ilk gazeteye geldiği günü hatırladı. O heyecan hâlâ kendisini terk etmiyordu. Belki de bu heyecanı onu ayakta tutuyor, bu heyecanı yazmaya kendisini teşvik ediyordu. Bir bölge gazetesinden dünyaya uluşmak. Küçük, sıradan bir zarf… Ama içinde koca bir dünya vardı sanki kocam bir ömür.

Bir şey söylemek istedi. Söylemedi.

Kapıyı açtı, dışarı çıktı.

Sokağa adım attığında güneş kendini göstermeye başlamış, şehir artık tamamen uyanmıştı. İnsanlar, sesler, hayat…

Bir an durdu. Derin bir nefes aldı.

Sonra, sanki içindeki yük biraz hafiflemiş gibi, ağır ama kararlı adımlarla şehre doğru yürümeye başladı.

Çayın yanına vardığında su yine aynıydı: gürül gürül, durmadan akan… Ne geçmişi tutuyor ne geleceği bekliyordu.

Durdu.

Suya baktı uzun uzun. Sonra başını kaldırdı.

Güneş artık tamamen yükselmişti.

Ve o, ilk kez uzun zamandır, bir şey bırakmış olmanın değil; bir şey hâlâ yazabiliyor olmanın ağırlığıyla yürümeye devam etti.

Çayın sesi arkasında kaldı. Ama o ses, artık içinde akıyordu.

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }