Sabırdır, şefkattir, koşulsuz sevgidir. Anne çocuğun yalnızca fiziksel ihtiyaçlarını karşılamaz, onun ruhunu da besler. Annelerimiz toplumun temelinde sağlıklı aile bağlarını da kurar. Yine dinî açıdan bakıldığında da anneliğin çok özel bir yeri vardır. İslam’da anneye saygı ve sevgi büyük bir sorumluluk kabul edilir. Peygamber Efendimiz Muhammed, “Cennet annelerin ayakları altındadır.” sözüyle annenin değerini en güzel şekilde ifade etmiştir. Modern yaşamın yoğun temposunda bazen annelerin değeri yeterince fark edilmeyebilir. Oysa anne sevgisi insanın hayat boyu taşıdığı en güçlü duygulardan biridir. Anne, insan hayatındaki en kıymetli varlıklardan biridir. Onların emeği çoğu zaman görünmez olsa da etkisi ömür boyu sürer. Hayattayken annelerin kıymetini bilmek, onlara sevgi ve saygı göstermek hem insanî hem de dinî bir görevdir. Çünkü bir annenin kalbi, dünyadaki en güvenli sığınaklardan biridir. Bir çocuğun annesiz kalması, yalnızca bir insanı kaybetmesi değildir. Sanki evin içinden rahmet çekilir, sofraların bereketi azalır, gecelerin sıcaklığı eksilir. Anne, bir evin duasıdır biraz… Gittiğinde duvarlar bile sessizleşir.
Kasabanın kenar bir mahallesinde, ormana yakın kavak ve çam ağaçlarının gölgesinde toprak damlı eski, yıpranmış bir ev vardı. Kış rüzgârları estiğinde çatısı ince ince sızlanır, geceleri pencerelerinden ürkek bir uğultu yükselirdi. O evde Ali yaşardı. Henüz sekiz yaşındaydı ama gözlerinde çocuklara yakışmayan bir hüzün taşırdı.
Annesi Gülsün geçen kış Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu. O hüzünlü geceyi Ali hiç unutamamıştı. Sobanın içindeki ateş sönmeye yüz tutmuş, toprak damlı evin çatısı akmaya başlamış, odanın içine loş bir karanlık çökmüştü. Annesi ince sesle dua etmişti son kez. Dudakları hafifçe kıpırdamış, sonra derin bir sessizlik olmuştu. Sabah ezanı okunurken evin içinden dua, rahmet, sevgi eksilmiş, Ali o gecenin sabahı annesiz kalmıştı.
Ali o günden sonra geceleri uyumadan önce tavana uzun uzun bakar olmuştu. Çünkü insan, kaybettiği birini önce gözleriyle arıyordu. Sonra sesiyle… Sonra kokusuyla… En sonunda da dualarıyla… Her gece annesinin yokluğunda artık annesi dualarındaydı. Hiç gitmemiş gibi karşısındaydı. Sanki kapıdan girecek, “Alim! Oğlum, aslanım.” diyerek kucaklayacak, onu sevecek, başını okşayacaktı…
Babası vardı yanında ama bazı yokluklar, bir insanın varlığıyla kapanmıyordu. Anne sevgisi sevgilerin en yücesiydi. Annesi onun huzuruydu, güveniydi. Babası sabah ezanlarında uyanır, abdest alırken avludan su sesi gelirdi. Sonra eski seccadesini serer, namazını kılar, uzun uzun dualar ederdi. Ali babasının sesini bazen duyar, uykulu gözlerle onu izlerdi. Babasının secdede biraz fazla kaldığını fark ederdi. Namazını kıldıktan sonra Kur’an-ı Kerim’i açar, Ali’nin okula gideceği saate kadar çok zaman okurdu. Annesi öldükten sonra evde Ali ile konuşmaları da azalmıştı. Evde büyük bir acı vardı. Sessiz ve sakin bir acı. Sabah kahvaltıya oturdukları zaman bir sessizlik, öğle öyle, akşamları öyle. Sofraya oturduklarında bir sessizlik çökerdi, bir suskunluk çökerdi. Ali bazen babasının gizlice ağladığını hissederdi.
Ali yatsı namazından sonra annesinin Ali’yi uyutmadan önce saçlarını okşadığını, küçük ellerini avuçlarının içine aldığını hatırlardı. Sonra yumuşak sesiyle:
“Allah’ım, yavrumun kalbini iyilikle doldur. Onu doğru yoldan ayırma. Küçük adımlarını büyük güzelliklere ulaştır. Çocuğunu her türlü kötülüklerden koru, karşısına merhametli iyi insanları çıkar. Dilini güzel sözlere alıştır. Allah’ım, ona sağlık, huzur ve temiz bir ömür nasip et. Düştüğünde kaldıran, korktuğunda güven veren sen ol.” diye dualar ederdi.
Artık annesinin o dua eden sevgi dolu sesi yoktu. Ama annesinin o dualı sesi öldükten sonra bile içinde yaşamaya devam ediyordu.
Bir gece Ali dayanamadı. Yorganını başına çekip sessizce, gizli gizli ağladı. “Allah’ım…” dedi içinden, “Ben annemi çok özledim.” O an küçücük kalbiyle göğe doğru uzanıyordu sanki. Çocukların duaları, büyüklerin dualarından önce kabul edilir, çocukların duaları gökyüzüne daha hızlı yükselir derlerdi.
Ertesi gün okulda öğretmenleri aile resmi çizmelerini istedi. Çocuklar renkli kalemlerle neşeyle annelerini, babalarını çizerken Ali’nin eli titredi. Beyaz kâğıda uzun süre baktı. O da annesinin resmini çizecekti. Başına beyaz bir örtü yaptı. Yüzüne bir gülümseme kondurdu. Bir de etrafına ışık çizdi.
Öğretmeni gelerek:
“Neden anneni gökyüzüne çizdin Ali?” diye sordu.
Ali başını eğdi.
Çok yavaş bir sesle:
“Çünkü annem artık Allah’ın yanında öğretmenim. Benim annem melek oldu öğretmenim.” dedi.
Sınıfın içerisini bir sessizlik kapladı.
İkindi vakti okuldan eve döndüğünde babasını seccadenin başında oturur, dua ederken gördü. Babası semaya ellerini açmıştı. Dudaklarından sessiz dualar dökülüyordu. Ali kapının önünde durup onu izledi. Bir zaman sonra babası Ali’yi fark etti. Yanına çağırdı.
Babası elini oğlunun başına koydu.
“Biliyor musun Ali,” dedi,
“İnsan sevdiğini kaybedince dünyadan bir parça kopuyor sanıyor. Ama Allah sabredenlerin kalbini boş bırakmaz.”
Ali başını kaldırdı.
“Annem bizi görüyor mudur baba?” diye sordu.
Babası gözlerini uzaklara çevirdi.
“Allah izin verirse görür oğlum,” dedi.
“Belki de dualarımız ona ulaşınca ruhu sevinir.”
O gece baba oğul birlikte dua ettiler.
Ali küçük ellerini açtı.
Nasıl dua edeceğini tam bilmiyordu belki ama kalbi biliyordu.
“Allah’ım,” dedi, Annemi cennetinde güzel bir yere koy. Orada üşümesin.”
Günler geçti. Acı tamamen gitmedi. Çünkü bazı acılar insanın içine emanet edilir. Ama Ali artık annesini düşündüğünde sadece yetim kalmış bir çocuk gibi hissetmiyordu kendini. Annesinin Allah’a emanet olduğunu düşünmek, kalbindeki karanlığı biraz olsun hafifletiyordu.
Babasıyla birlikte akşam namazlarından sonra dua etmeye başladılar. Bazen hiç konuşmadan aynı sofrada oturuyorlar ama birbirlerinin içindeki yarayı hissediyorlardı.
Yıllar sonra Ali büyüdüğünde annesinin yokluğunu hâlâ içinde taşıyacaktı. Ama şunu da anlayacaktı: Bazı insanlar dünyadan erken giderdi… Çünkü Allah, sevdiği kullarını bazen vakitsiz çağırırdı. Ve insanın gerçek yuvası bu dünya değil, Rahmet-i İlahi’nin sonsuzluğu idi.
Kasabanın kıyısındaki o eski ev hâlâ ayaktaydı.
Rüzgâr yine esiyordu.
Ama artık o evde yalnızca hüzün yoktu.
Kur’an sesi vardı.
Dua vardı.
Sabır vardı.
Ve annesini özledikçe ellerini semaya açmayı öğrenen küçük bir çocuğun kalbinde,
Allah’a sığınmanın huzuru vardı.