GÜNDEM

ÖYKÜ: Meydanda Yalnızlık ve Rızık

Sabah ezanının üzerinden çok geçmemişti. Geceden kalan yağmurun serinliği hâlâ havada hissediliyordu. Alanın biraz ötesindeki çay ocağının önünde elliye yakın sandalye diziliydi. Ortadakilerden birine oturdum. Hava sakindi, rüzgâr esmiyordu. Şehir henüz tam anlamıyla uyanmamıştı.

Çaycı uzaktan seslendi:

— Abi, çay?

Elimi kaldırıp başımla onay verdim.

Sabahın bu saatlerinde şehrin başka bir yüzü ortaya çıkıyordu. Gürültü yoktu, kalabalık yoktu. İnsan kendini ve etrafını daha iyi duyuyordu. Çayım geldi. Sıcak bardağı elime aldım. Karşımda sessiz duran meydana baktım. O an hem şehrin hem de insanın yalnızlığını düşündüm.

Yıllardır erken kalkarım. Bu bir alışkanlık oldu artık. Sabahın temiz havasını içime çekmek, insanların henüz telaşa kapılmadığı vakitleri görmek hoşuma gider. Belki de seher vakitlerinin insana verdiği huzur bundandı. Büyüklerimiz bu saatlerin bereketinden söz ederlerdi. İnsan o vakitlerde dünyaya değil de biraz daha kendine yaklaşırdı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gökyüzü ağır ağır aydınlanıyordu. Bulutların arasından süzülen ışıklar meydanın taşlarına vuruyor, gece boyunca sessiz kalan dükkânların kepenkleri günün ilk sesleriyle açılıyordu. Bir güvercin sürüsü alanın ortasına kondu. Birkaç dakika sonra ürküp yeniden havalandılar. Hayat yavaş yavaş hareketleniyor, şehir üzerine çöken sessizliği usulca üzerinden atıyordu.

Karşı kaldırımda belediyenin temizlik aracı görünüyordu. Kaldırım kenarlarını süpürüyordu. Her gün aynı saatte aynı işi yaptığını görürdüm. Bir yandan da düşünürdüm; insan fark etmese de hayat her gün temizlenmeye, yenilenmeye çalışıyordu. Yağmur toprağı yıkıyor, güneş dünyayı aydınlatıyor, insanlar yeni bir güne başlıyordu. Allah'ın kurduğu düzen sessizce işliyordu.

İkinci çayımı söyledim. Hava serindi. Bardağı avuçlarımın arasında tuttum. İçim ısındı. İki şeker attım çaya. Şekersiz içemem. Zararlı diyorlar ama benim tek tatlı alışkanlığım budur.

Bir yudum aldıktan sonra çevreme baktım. Kimi insanlar yeni uyanmış bir yüz ifadesiyle işe yetişmeye çalışıyordu. Kimileri dükkânlarının kepenklerini açıyor, kimileri de ellerinde poşetlerle evlerine dönüyordu. Herkesin bir telaşı vardı. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu. İnsan bazen kalabalığa bakınca herkesin aynı hayatı yaşadığını sanıyor. Oysa her yüzün ardında başka bir hikâye, başka bir imtihan, başka bir yük vardı.

Derken bir çöpçü geldi. Masaların etrafını süpürdü. Sonra dükkânlar yavaş yavaş açılmaya başladı. Önce oyuncakçı, ardından telefoncu, bilgisayarcı ve ayakkabı tamircisi...

Bir genç kadın elinde çoraplarla masaların arasında dolaşıyordu.

— Abi, çorap alır mısın?

Bazıları aldı, bazıları almadı.

Kadının yüzünde yorgunluk vardı ama umudunu kaybetmiş görünmüyordu. O da rızkının peşindeydi. İçimden, "Rızkı veren Allah'tır" diye geçirdim. İnsan sebeplere sarılıyor, sokak sokak dolaşıyor, dükkân açıyor, çay satıyor, ayakkabı tamir ediyor; ama sonunda nasip olan neyse onu alıyordu.

Belki sabahın ilk saatlerinden beri yürüyordu. Belki evinde bekleyen çocukları vardı. Belki de akşam eve döndüğünde kazandığı birkaç lira ile mutlu olacaktı. İnsan bilmediği hayatların önünden geçip gidiyor çoğu zaman. Oysa herkes görünmeyen bir yük taşıyor.

Çay ocağının sahibi kadını nazikçe uzaklaştırdı:

— Tamam kardeşim, müşterileri fazla rahatsız etme.

Kadın başka masalara doğru yürüdü.

Bir süre sonra telefoncu dükkânının önünü süpürmeye başladı. Ayakkabı tamircisi tamir edeceği ayakkabıları dışarı çıkardı. Tostçu makinesini çalıştırınca etrafı kaşar ve sucuk kokusu sardı.

Meydanın ortasında da bir hareketlilik başlamıştı. Büyük bir tır yanaştı. Önce ne olduğunu anlayamadım. Tiyatro mu kurulacaktı, konser mi verilecekti, yoksa çocuklar için bir gösteri mi hazırlanıyordu? Sandalyeler indirildi, sahne malzemeleri taşındı. Dev hoparlörler meydana yerleştirildi.

İnsanlar bir şeyler hazırlıyor, bir şeyler kuruyordu. Sonra düşündüm; dünya da böyleydi aslında. Herkes kendi sahnesini kuruyor, kendi rolünü oynuyor, vakti gelince de çekip gidiyordu. Geriye ne yaptığı, nasıl yaşadığı ve insanlara ne bıraktığı kalıyordu.

Biraz ileride sazı ve mikrofonuyla bir sokak müzisyeni oturdu. Söylemeye başladı. Kimi dinledi, kimi rahatsız oldu. Birkaç esnaf kalkmasını istedi. O da itiraz etti.

Bir süre sonra topladı eşyalarını ve söylene söylene meydandan ayrıldı.

Onun arkasından bakarken insanın kaderini düşündüm. Kimi dükkân sahibi olur, kimi sokaklarda sanatını icra eder, kimi masa başında çalışır, kimi inşaatlarda. Fakat günün sonunda herkes aynı sorularla baş başa kalır. Neden geldim? Ne yaptım? Ardımda ne bırakacağım?

Saat ona yaklaşırken meydan kalabalıklaşmıştı. Az önce boş duran sandalyelerin çoğu dolmuştu. Çay bardaklarının şıngırtısı, dükkânlardan yükselen sesler, insanların konuşmaları birbirine karışıyordu. Şehir artık tamamen uyanmıştı.

Ama kalabalığın içinde insanın yalnızlığı kaybolmuyordu.

O anda etrafımdaki insanlara baktım.

Çorap satan kadın...

Çaycı...

Çöpçü...

Ayakkabı tamircisi...

Sokak müzisyeni...

Tostçu...

Ve ben...

Hepimiz farklı işler yapıyorduk ama aynı hakikatin içinde yaşıyorduk. Hepimiz rızkımızın peşindeydik. Hepimiz bir ömür mücadelesi veriyorduk.

Bir efkâr çöktü içime.

Gökteki yıldızlar kadar yalnızdık belki. Fakat insan bütünüyle yalnız da değildi. Çünkü kul yalnız kaldığını zannettiği anlarda bile Rabbine yakındı. Dünya kalabalıkları dağılır, dostlar ayrılır, şehirler değişir, yıllar geçerdi; ama insanın Rabbi hep onunla olurdu.

Meydandaki kalabalığa yeniden baktım. Herkes bir yerlere gidiyordu. Oysa hepimiz aynı yolun yolcusuyduk. Bir gün bu meydandan da, bu şehirden de, bu dünyadan da ayrılacaktık. İnsan bunu düşündüğünde hırslarının ne kadar küçük, öfkelerinin ne kadar anlamsız olduğunu fark ediyor.

Doğarken yalnız geliyorduk dünyaya.

Ölürken de yalnız gidecektik.

Fakat hayatın anlamı da belki bu yolculuğun içindeydi. Çalışmakta, sabretmekte, ekmeğinin peşinden koşmakta ve bütün bunların sonunda Allah'a güvenmekteydi.

Üçüncü çayımı bitirdim.

Bardağın dibinde kalan son yudumu içtim. Meydan artık iyice kalabalıklaşmıştı. Az önce sessizliğin hâkim olduğu yerde şimdi hayat bütün gürültüsüyle akıyordu.

Ben ise yalnızlığımla değil, içimdeki sessiz dua ile kalktım çay ocağından.

Arkamda bıraktığım meydan yaşamaya devam edecekti. Çaycı çay dağıtacak, ayakkabıcı tamir yapacak, çorap satan kadın müşteri arayacak, temizlik görevlisi sokakları süpürecekti.

Ben yürürken içimden yalnızca şu düşünce geçiyordu:

İnsan, ömrü boyunca rızkının peşinde yürüdüğünü sanırdı. Oysa peşinde olduğu ekmek değil, kendi hakikatine çıkan yoldu. Ekmek sadece bahaneydi; asıl yolculuk, kalbinin derinliklerinde sessizce sürüyordu.

{ "vars": { "account": "G-5Z2CE4T8R8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }