Şehrin eski sokaklarından geçerken, yıllardır bildiğim evlere bu kez başka bir gözle baktım. Taş duvarlar, ahşap cumbalar, boyası dökülmüş kapılar…
Hepsinde zamanın bıraktığı izler vardı.
Bir evin önünde durup düşündüm:
İnsan da biraz böyle değil mi?
Hayat üzerimizde izler bırakıyor. Kırıldığımız yerler, sustuğumuz zamanlar, kaybettiklerimiz, yeniden başladıklarımız…
Bazı izleri kimse görmüyor. Bazılarını ise görmek istemiyor.
Uzun süre bu izleri saklamam gerektiğini düşündüm. Güçlü görünmek için kırılmamış gibi davrandım. Sanki yaşadıklarımı kabul edersem, onlara yenilmiş olacaktım.
Oysa o eski evler bana başka bir şey öğretti.
Bir şeyin üzerinde iz olması, onun değerini azaltmıyordu.
Belki tam tersine…
İzler, yaşanmışlığın kanıtını gösteriyordu.
Eski bir duvarın çatlağına baktığınızda yalnızca bir çatlak görmezsiniz. Orada geçen yılları, yağmurları, rüzgârları ve o duvarın hâlâ ayakta kalışını da görürsünüz.
İnsan da biraz böyledir.
Bizi değiştiren her şey, içimizde görünmeyen bir iz bırakır. Kimi zaman bir cümle, kimi zaman bir vedâ, kimi zaman da kimseye anlatamadığımız bir sessizlik…
Akşehir’in sokaklarında geçmişle bugün yan yana duruyor. Yüzyıllık bir duvarın önünden bugünün telaşıyla insanlar geçiyor.
Belki bizim içimizde de geçmiş ve bugün yan yana yaşıyor.
Çocukluğumuz, gençliğimiz, kırıldığımız hâlimiz, sevdiğimiz hâlimiz…
Hiçbiri tamamen kaybolmuyor.
Sadece biz değiştikçe onlara bakışımız değişiyor.
Bir zamanlar bizi yaralayan bir anı, yıllar sonra bize ne kadar güçlü olduğumuzu hatırlatabiliyor.
Bir zamanlar kayıp sandığımız bir şey, bizi başka bir başlangıca götüren yol olabiliyor.
O gün Akşehir’in sokaklarında yürürken şunu düşündüm:
Geçmişimizi silmek zorunda değiliz.
Belki yapmamız gereken, ona başka bir yerden bakmayı öğrenmek.
Çünkü geçmiş, her zaman sırtımızda taşıdığımız bir yük olmak zorunda değil.
Bazen bize kim olduğumuzu hatırlatan sessiz bir öğretmendir.
Ve insan bazen geçmişinden kurtularak değil…
geçmişiyle barışarak özgürleşir.