Ama kimse bana bunun “ani bir olay” olduğunu anlatmasın.
Hepiniz biliyordunuz. Hepimiz biliyorduk. Sınıfta saygının nasıl eridiğini… Öğretmenin nasıl itibarsızlaştırıldığını… Velinin nasıl öğretmenin üstüne çıkarıldığını… Bir çocuğa “dur” demenin bile nasıl bir tartışma konusu haline geldiğini…
Hep gördünüz. Ama kimse dur demedi. Her gün biraz daha yalnız bırakıldık. Her gün biraz daha değersiz hissettirildik. Her gün biraz daha “idare et” denildi.
Biz ettik. Susturulduğumuz zamanlar oldu. Görmezden geldiğimiz anlar oldu. “Geçer” dedik, “düzelir” dedik.
Düzelmedi.
Bugün geldiğimiz yerde öğretmen, kendi hayatını bile düşünmeden başkasını korumak zorunda kalıyor.
Ve bunu “görev” diye alkışlıyoruz.
Hayır.
Bu görev değil.
Bu, sistemin çöktüğünün en net kanıtıdır.
Siz hâlâ konuşuyorsunuz…
“Tatiliniz çok”
“Yarım gün çalışıyorsunuz”
“Yan gelip yatıyorsunuz”
Siz konuşurken sınıflar sessizleşiyor. Öğretmenler tükeniyor. Ve bazen… hayatlar bitiyor.
Ben bıktım.
Gerçekten bıktım.
Ders anlatmaktan değil… Anlatamadığımız şeylerden.
Bu mesleği seviyorum. Ama bu hale getirilmesini kabul edemiyorum.
Çünkü biz sadece öğretmen değiliz. Biz bir ülkenin geleceğine dokunan insanlarız.
Ve bugün… o geleceğin bir parçası toprağa verildi.
Şimdi herkes üzgün. Herkes öfkeli. Herkes bir şeyler söylüyor.
Ama ben size şunu söyleyeyim:
Bu bir son değil.
Bu, görmezden geldiklerinizin sonucudur.
Ve eğer hâlâ anlamazsanız… bu son olmayacak.
Çünkü bir öğretmen düştüğünde değil, öğretmenler düştüğünde bir ülke artık sessizce çökmeye başlar.