Girdiği her ortama pozitif enerjisini getiren çok sevdiğim bir arkadaşım vardı; “Ahmet Eberliköse.” Aslen İngilizce öğretmeniydi. Bir süre İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı, sonra Antalya-Kemer’e yerleşti.

O gece telefon görüşmemizde Kemer’e tatile geleceğimizi söyleyerek sahilde iyi bir tesis ayarlamasını istedim. “Tamam abi hallederiz” dedi.

Ertesi akşam aradı; “O iş tamam abi, şu tarihler arasında gelirsen sana çok iyi bir program ayarlayacağım, birlikte gideriz” dedi.

Ahmet ve özel program. Allah! Yaşadık valla…

Dediği tarihte gittik otele yerleştik. Heyecanla geçen birkaç günden sonra beni lobide bekliyordu. Akşam olmuştu, “Abi bir şeyler uydur yengemi getirme!” dedi…

Aleme gideceğiz eşim yanımda olacak, elbette uygun değil. Bende yalan bol, acele bir tane uydurdum.

“Ahmet beni teravih namazına götürecek!”

Ramazan filan değil, yemedi tabi…

Lobiye indiğimde üzerimde kolsuz bir atlet, altta şort, ayaklarımda tokyo terlik var. Şöyle bir baktı;

“Abi bu ne hal? Allah aşkına git ciddi bir şeyler giy”

Uzun pantolon tişört, ayakkabı… Ulan biz nereye gideceğiz? Şuraya tatile gelmişiz…

Neyse çıktım, gelirken üzerimde olan kot pantolon ve diğer aksesuar vardı.

Yola çıktık. “Oğlum nereye gidiyoruz?” diye birkaç kez sordum ama cevap alamadım. Arabasını o günlerde yanından bile geçemediğimiz lüks bir tesisin kapısında durdurdu. İçeri girdik, mekandan mekana geçtik ve çok büyük bir toplantı salonuna girdik:

Duvarlar “Lions Club” flamalarıyla süslenmiş, yemek masaları çiçeklerle dekore edilmiş, son derece şık bay ve bayanlar birazdan gelecek şeref konuğunu bekliyor.

Yanımdaki Ahmet’in kulağına eğilerek sordum; “Bunlar kimi bekliyor?”

“Seni!”

Önüme bir davetiye uzattı. Aşağı yukarı şunlar yazıyordu:

“Lions Kulüp Temmuz Ayı Özel Toplantısı

 Konuşmacı: Erdoğan Özbakır

 Konu: Sivil Toplum Örgütlerinin Yaşamdaki Değeri”

Sanki beynime yıldırım çarptı, kıpkırmızı oldum, neredeyse çıldıracağım. Döndüm, masa örtüsünün altından Ahmet’in bacağına şiddetli bir tekme çıkardım.

“Anam!” dedi, herkes bize baktı. Dişlerimin arasından konuştum; “Bu ne oğlum! Alçak adam!”

“Hiç abi, biraz sonra seni kürsüye çağıracaklar konferans vereceksin. Geçen ayın konuğu İTÜ’den Prof. bilmem kim idi.”

Kurbanlık koyun gibi etrafıma bakındım. Konukların tamamı ya prof. ya doktor veya üst düzey bir yönetici. Aralarında konferans verecek ben. Kot pantolonlu eski bir tişörtlü hiç bilmediği bir konuda konferans verecek bir garip!

Allahtan önce yemek başladı, biraz düşünme fırsatı buldum. Temelde en iyi bildiğim konuyu, Nasreddin Hoca’yı kullanacak; onu yaşadığı yüzyılın kanaat önderi, sivil toplum lideri olarak anlatacaktım. Ne yapayım olan oldu bir kere… Fıkralarla konuları birleştirecek, neşeli bir ortam yaratacaktım.

Ahmet’e; “Yöneticiye söyle, tanıtırken Temsili Nasreddin Hoca filan desin” dedim.

Mikrofondan beni “Yaşayan Nasreddin Hoca” diye çağırınca iş çığırından çıktı, beklenti tavan yaptı!

Kürsüye yürüyen ben, konuşmacı değil idam mahkumu gibiydim. Bacaklarıma ayran tulumu bağlasalar anında tereyağı çıkardı…

Uzun yılların deneyimi var, kısa zamanda toparladım. Artık ortama kahkahalar hakimdi. Verilen süre olan 45 dakika dolduğunda herkes ayaktaydı. Belki de acıdılar. Flamalar, hediyeler ve bir berat verildi…

Ahmet, tatilin kalan süresi boyunca hiç gözüme görünmedi ama sonrasında elimden geleni arkaya koymadım. Önce adını Ahmet EBERLİKASE olarak değiştirdim. Vereceğim karşılık hiç bitmeyecekti ama önce ömrü bitti. Kardeşimi geçen yıllar içinde ani bir kalp kriziyle kaybettim.

İçimdeki acı hala dinmedi. Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş.