Yanımda yaşlı bir adam duruyor. Elinde katlanmış bir poşet, belli ki pazara gidiyor. Gözleri yolun ucunda, yaklaşması gereken otobüsü değil de başka bir şeyi bekler gibi. Bir süre sonra içini çekiyor.
“Eskiden duraklar böyle sessiz değildi,” diyor.
Kime söylediğini bilmiyorum; bana mı, kendine mi, havaya mı?
Gülümsüyorum. “Herkes yorgun galiba,” diyorum.
Başını sallıyor. “Yorgunluk başka… Bu başka.”
Otobüs hâlâ yok. İnsanlar sırt çantalarını düzeltiyor, ayak değiştiriyor, üşüyen eller ceplere giriyor. Ama kimse kimseye bakmıyor. Aynı noktaya doğru bakıyoruz; aynı yere gitmeye hazırlanıyoruz; aynı rüzgârı yiyoruz… Yine de ayrı ayrı bekliyoruz.
Yaşlı adam cebinden bir mendil çıkarıyor, gözlüğünü siliyor. “Gençken durakta kavga bile edilirdi,” diyor gülerek. “Şimdi herkes kendi içine çekilmiş.”
O an fark ediyorum: Şehrin gürültüsü azalmış değil; sadece sesler içimize taşınmış. Konuşmuyoruz, anlatmıyoruz, paylaşmıyoruz. Parmaklarımız hızlı ama gözlerimiz yavaş.
Otobüs nihayet görünüyor. Bir yorgunlukla yaklaşıyor durağa. İnsanlar bir anda canlanıyor, sıralar oluşuyor. Az önce birbirine yabancı olan omuzlar, şimdi aynı kapıya yöneliyor.
Yaşlı adam benden önce biniyor. Kartını okuturken dönüp bakıyor.
“Güzel günler de gelirdi duraklara,” diyor. “İnşallah yine gelir.”
Bir cümlelik bir temenni… Ama sabahın soğuğunda insanın içini ısıtacak kadar sıcak.
Otobüs hareket ederken camdan dışarı bakıyorum. Aynı durakta kalanlar var. Bekleyenler hep olacak; şehirde, hayatta, kalplerimizde.
Belki mesele otobüs değil.
Belki mesele, durakta yan yana dururken birbirimize ne kadar uzak olduğumuz.