Hasan Hüseyin koşarak gelip Abdül Baki’yi uyarmıştı. Babasıyla arkadaşının caminin oralarda dolaştığını söylemiş, bugün camiye gitmemesi için uyarmıştı. Abdül Baki ise tam tersini düşündü. Hasan Hüseyin’e;

“Burada Mehmet’in başında kal. Bende gidip hasta olduğumu söyleyeyim birkaç gün namazları Abdullah Dede kıldırsın” dedi.

Abdullah Dede Kapu Camisinin eski imamıydı. Emekli olduktan sonra hiçbir namazının aksatmadan camiye gelir bazen vaaz verirdi. O Allah korkusu bilen, dinini inancını tam yaşamaya çalışan imamlardandı. Abdül Baki ve İsmail Hoca gibi kötü değildi.

Abdül Baki onunla konuşup, caminin oraya gidecek Hüseyin’e kendini gösterip takip etmesini sağlayacaktı. Başarısız kaçma girişimden sonra Hasan Hüseyin tekrarlanmaması için Mehmet’in kapısına iki kişi koymuştu. Yaşları 20nin üstünde görünen, Abdül Bakinin daha önce görmediği bu kalıplı adamlar için;

“İsmail Hocaya sadakatle bağlanmak istiyorlar. Bu sayede sadakatlerini öğrenmiş oluruz” derken şüpheyle Abdül Baki’yi süzmüştü. Abdül Baki ise içinde duyduğu heyecanı belli etmemek için bir an önce çıkmak istiyordu.

  Hasan Hüseyin İsmail Hocanın bir numaralı maşasıydı ve çok tehlikeliydi. Her türlü pisliğe bulaşmış, silahlı gözü kara olan Hasan Hüseyin, İsmail Hoca tarafından defalarca kurtarılmıştı. Alkol, uyuşturucu, karı kız her türlüsü ondaydı. İsmail Hocanın yakınında olmak hoşuna gidiyordu. Nereden geldiği belli olmayan paranın kölesi olmuş, ne isterse yaparak daha çok gözüne girmek istiyor, bu yolda Abdül Baki’yi engel olarak görüyordu. Bu adamı neden yanında tutuğunu bir türlü anlamamıştı. Yakışıklı sayılan yüzünde alaylı ifadesi oturmuş, kara gözleri soğuk bakışlarıyla insanı ürkütecek derecede bakıyordu. Tıpkı bir yılan gibiydi. Aslında 25 yaşındaydı fakat yaşını pek göstermediğinden herkese 18 diyordu. Öyle ufak tefek değildi ama “yaşını göstermiyorsun diyenlere “ Sulak yerde yetiştim” cevabını verirdi. Yaşını küçültme sebebi genç kızların ilgisi çekmek içindi. Bir zamanlar Aysel’e kafayı takmıştı. Aysel tersleyince İsmail Hocanın korkusundan ileriye gitmemişti. Gizli gizli takip etmiş zamanını beklemişti. O eve girdiklerinde sinirden köpürmüştü. Bu soytarı onu bıraktığında ona gerçek erkek nasıl olur gösterecekti. Bunun için biraz beklemesi gerekiyordu. Tam her şey yoluna girecekken Aysel o oğlanla görüşmezken İsmail Hoca tarafından öldürülmüştü. Yine hevesi kursağında kalmıştı. Şimdi intikam şimdi kıyam vaktiydi. Mehmet’in ölümünü izlerken Aysel’i ondan almasının hesabını soracaktı.

İsmail Hoca kapıda göründüğünde hayalleri suya düşen Abdül Baki olduğu yerde kaldı. Hasan Hüseyin öne atılıp Hocanın elinden çantayı alıp, diğer elini öptü.

“Keşke sizi karşılamama izin verseydiniz Hocam. Bir sorun olmadı inşallah. Nasıl geldiniz?”

“Sorma Hasan Hüseyin. Polisleri atlatmak için kedi fare oyunu oynadım. Neyse içeriye geçeyim anlatırım. Bir su verin hele.”

Abdül Baki şaşkınlığını atarak hemen mutfağa gidip bir bardak su ile geri döndü. Suyunu yudum yudum içen İsmail Hocanın yüzü sıkıntılıydı.

“Bu çocuktan hemen kurtulmamız lazım. Başımız derde girecek” deyip, kalan suyunu bir dikişte içti.

“Anlattı mı ne derdi varmış bizimle?”

Abdül Baki hemen atıldı.

“Yok Hocam anlatmadı. Hasan Hüseyin baya uğraştı ama tek laf etmedi. Belki de doğruyu söylüyordur.”

“Ben bir bakayım doğru mu söylüyor yalan mı anlarız.”

“Yalan söylüyor” dedi Hasan Hüseyin. Soğuk bakışlarını Abdül Bakinin üzerinde gezdirdi. “yalan söylüyor hocam. Ben küçük bir araştırma yaptım. Okulunda birkaç kişi var severler beni onlara sordum. Bu oğlan Aysel’le buluşuyormuş daha önce” deyip, yaptığı açıklamanın yarattığı etkiye bakmak için sustu.

“Demek o it buymuş?” dedi İsmail Hoca. Sakalını sıvazlayarak, biraz önceki endişeli halinden eser kalamamış haliyle sırıttı “Güzel kendi ayaklarıyla geldi demek” diye devam etti.

Abdül Baki artık her şey için geç olduğunu anladı. Mehmet’i bunların elinden kurtaramayacaktı. Yine de son bir deneme yaptı.

“Ben çıkayım da şu işi halledeyim” dedi.

İsmail hoca dönüp;

“Ne işi” diye sordu.

Hasan Hüseyin araya girip;

“Çocuğun babasıyla, arkadaşı caminin orada dolaşıyor. Abdül Baki de gidip Abdullah Dedeye namazları sen kıldır diyecekmiş” dedi.

“ Gitme görürler falan başına iş alma. Abdullah Dede zaten olmadığını görünce kendi kıldırır.”

“Ama Hocam…”

“Aması falan yok Abdül Baki, polis zaten ensemizde iş çıkarma şimdi. Beni de takibe almışlar. Mevlana’nın oradaki eve gidip arka kapıdan kaçmak zorunda kaldım. Bekle gece işimizi bitirip evlerimize döneriz. Bir süre takip ederler sonra unuturlar.”

Hasan Hüseyin yine araya girdi.

“Hocam beni tanıyan kimse yok. Ben gider Abdullah Dedeye söylerim. Mahalleyi kolaçan eder sıkıntılı bir durum olursa haber gönderirim. Sonrada gece buraya dönerim.”

“Bak bu olur işte. Ama gece erken gelme. Sabaha karşı gel.”

“Tamam Hocam “dedi Hasan Hüseyin. Abdül Bakiye zafer dolu bir gülüş göndererek çıktı.

Abdül Baki’nin artık yapabileceği bir şey kalmamıştı. Mutfağa geçip patates soymaya başladı. Elinden geleni yapmış mıydı? Dört büyük patatesi doğradıktan sonra yeteceğini düşünerek soğanı eline aldı. Hocayı bayıltsa Mehmet’in kapını açsa… Soğanın yaşarttığı gözlerini elinin tersiyle sildi. Yapamazdı Oğlu hala küçüktü. Büyük ihtimalle İsmail Hoca ayıldığında olanları anlayacaktı ve Hasan Hüseyin’e kendini öldürme şerefini verecekti. Yağın içine soğanları attı. Cız sesiyle irkildi.  Telefonda bağlı değil polise de haber vermezdi. Zaten bu ihtimalde de kendini yine ipe götürdü. Bir iki soğanın yandığını görünce bir kaşık salça koyup karıştırdı. “Tüh keşke soğanı doğramadan tüm atsaydım. Şimdi tane tane ağza gelecek” diye söylendi. Ah her şey başa sarsaydı da İsmail Hocaya Mehmet’in geldiğini hiç söylemeseydi. Muhtemelen sadece kızın sonunu öğrenmek için gelmişti camiye. Doğradığı patatesleri tencereye boşalttı karıştırmaya başladı. O sırada arkasından gelen sese döndü;

“Ne yaptın Abdül Baki?”

“Pate vardı hocam yemek yapıyorum. Madem bu gece buradayız acıkırız diye düşündüm.”

“İyi düşünmüşsün. Ben de acıkmıştım zaten. Şu hale bak mapustan çıkınca ziyafet çekecektik, patates aşına kaldık. Neyse sonra telafi edelim bunu Abdül Baki. Dur bakıyım. Bak bana bir. Niye yaşlı senin gözlerin?”

“ Şey soğan… Hocam… Soğan doğradım gözümü yaktı meret.”

“İyi bakalım. Bende sandım; Sen yufka yüreklisin, aşağıdaki oğlana üzülüyorsun?”

“Yok be Hocam. Başına gelecekleri hak etmiş o it. Kızla oynaşıp bırakmış. Böylelerine acınılır mı? Namus davası bu Hocam...”

“Merak etme bende acımayacağım zaten”

Patatese suyunu koyarken tuttuğu yaş gözünden aktı.

 Mehmet karanlıktan gelen sese kulak kabarttı. Herhalde bu son günüm diye düşündü. Babasını düşündü. Acaba kayıp olduğunu biliyor muydu? Günleri bilmese de buraya geleli dört beş gün olduğunu biliyordu. Babası öğrenmiştir. Nasıl telaşlanmıştır şimdi. Babasına bu acıyı yaşatmayı kendine yediremiyordu. Yaptığı yanlış iki kişinin sonu olmuştu. Bunun elbet bir bedeli vardı. İlk zaman ölüm ona kolay gelmişti ama şimdi korkuyordu. Ölmekten korkuyor, yarını görmek istiyor, iki metrelik mezara gömülmek istemiyordu. Ölümden sonra var dedikleri hayattan korkuyordu. Yaptıklarıyla yüzleşmekten, Münker ve Nekire cevap verememekten korkuyordu. Kendini karanlık mezarın içinde düşündükçe her zerresine kadar titriyordu. Şimdi şu gelen ayak sesleri onu oraya gönderecekti ve o bir daha nefes alamayacaktı.

 Karşısında İsmail Hocayla iki kişi girdi. İsmail Hoca sandalye çekerek karşısına oturdu. Bir eli sakalında bir eli göğsünde Mehmet’i baştan aşağıya süzdü. Daha sonra gözlerini ayırmadan gözlerinin içine baktı. Yüzünde çözemediği ifadesi, soğuk bakışları Mehmet’i korkudan titretti. İnşallah fark etmemiştir diye dua ederek o da hasmının gözlerinin içine bakmaya devam etti. Sinir bozucu o bakışma sanki bütün gece sürmüş gibiydi fakat İsmail Hoca beş dakika sonra söze başladı.

“Demek o orospunun piçi sendendi?” dedi.

 Mehmet bunu duyunca kafasında aşağı kaynar suyun döküldüğünü sandı. Biliyordu. Nereden öğrenmiş olabilirdi. Acaba dayanamamış ağzından mı kaçırmıştı. Ya da gece uykuda mı sayıklamıştı. Sandalye üzerinde acıyan yaralarıyla yarı baygın uyumuş o sırada ağzından kaçırmış olabilirdi. Ne önemi vardı ki nereden öğrendiğinin? Biliyordu ve buz gibi bakışlarıyla Mehmet’in ne düşündüğünü çözmeye çalışıyordu. Ne kadar uğraştıysa da kendinden emin duramıyordu karşısında.

 İsmail Hoca İsmet ve Şevket’e dışarıda beklemelerini söyledi. İki genç çıkıp kapıda beklediler.

“Biliyor musun aslında biraz iyi oldu. Yani demem o ki, o kız son zamanlarda aklımı başımdan almaya başlamıştı. Bu kadar güzelleşeceğini bilsem bekler anası yerine kızıyla evlenirdim.  Son günlerde rüyalarımı onunla süsledim. O endam, o saçlar, o bacaklar… Yanarım yanarımda öldürmeden önce tadına bakamadım.”

“Şerefsiz, namussuz o sana baba dedi. Nasıl düşündün böyle bir şey.”

“Orda dur bakalım, sen şerefliydin de ondan mı kızı gebe haliyle bıraktın. Çok namusluydun da helalin olmaya kıza nasıl dokundun?”

 Cevap vermedi Mehmet, adam haklıydı. Ama bunları hiç kendine yüksek sesle söyleyememişti. Aklınca intikamı peşine düşerek kendini arındırıyordu.

“Bence de, namus konusunda seninle ben aynıyız. Sen namussuzluğunu susarak yüz üstü bırakarak gösterdin.  Bende üvey baba olarak namusumu temizledim.”

“Sende namus ne gezer? Allahsız!”

“Şii ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ben Hocayım unuttun mu?” dedi. Sandalyeden yavaşça ayağa kalktı. Kapıya geçip Şevket ve İsmet’le ayaküstü konuştu.

“Birazdan burada olacakları başka yerde anlatırsanız sonunuz onun gibi olur. Ama Hasan Hüseyin’in dediği gibi her şeyi sorgusuz yapar, görmezden gelip susarsanız dünya nimetlerinin âlâsını yaşarsınız. Anlaşıldı mı?”

Adamlar kafalarını sallayınca Şevket’e onunla gelmesini İsmet’in kapıda kalmasını emretti.

 Şevket içeriye girip Mehmet’i çözdü. Ters çevirip kafasını kotluğunun altında sabitledi. Mehmet kapana kısılmış gibiydi hareket edemiyor, nefes almakta zorlanıyordu. Pantolonunun çekiştirildiği anladığında korkudan sanki felç geçirdi. İçinde kalan tüm nefesini harcayarak

“Duurrr “diye bağırdı.

İsmail Hoca nefesini ensesinde hisseti, kulağına eğilip;

“Al sana namussuzluk! Seninle ben… Aynıyız Mehmet” dedi…

 Çığlığı duyunca kulağını kapattı. Gözlerini sımsıkı kapayıp gözlerinin önünde canlananları kovmaya çalıştı. Sonunda nefesiyle birlikte kendini serbest bıraktı. Bitmişti işte… Bir faili meçhul daha vardı ve kan Abdül Baki’nin ellerine de sıçramıştı. Aradan yarım saat geçmeden İsmail Hoca kapıda göründü. Yüz kasları yumuşamış, gözlerine bir derinlik çöreklenmişti. Bitkin haliyle kendini divana attı.

“Rahatladım valla azizim. Bir su getirsen, dilim damağım kurudu” dedi.

Abdül Baki bu haline anlama veremeden suyunu getirdi. İsmail Hoca bir dikişte suyunu içti. Gerinerek yerinden kalktı.

“Ben eve geçiyorum. Sen bekle Hasan Hüseyin gelince söyle işini bitirsin aşağıdakinin. Şevket ve İsmet benimle gelecek. Temiz iş çıkarsın ha. Bir de onun arkasını toplayamam.”

Arkasını dönüp giderken Abdül Baki bakakaldı. Demek yaşıyordu ha? Hala şansı vardı. Ama bu adamın rahatlığı neydi? Afetmiş olsa öldürsün demezdi. Gözünün önüne gelen manzarayı elinin tersiyle “Tövbe estağfurullah” diyerek def etti. Yok, o kadar canavarlaşamazdı! Kötülüğünde bir sınırı olması lazımdı. Biraz oyalandı. Karanlıkta iyice kaybolduklarına emin olunca temkinli adımlarlara evin yanına dolaştı. İçeri de ne olmuştu bilmiyordu ama kendini en kötüsüne hazırlamaya çalıştı. Bir yolunu bulamayınca derin bir nefes alıp iki merdiven basamağını indi. Karanlıkta kapıyı itti açılmayınca eliyle kontrol etti. Asma kilit eline geldi. Etraftan taş bulup kilide vurmaya başladı. Tahtası çürümeye yüz tutmuş kapıya tutuşturulan çengel fazla dayanamadan kırıldı. İlk odaya girip ışığı yaktı. Mehmet’in bulunduğu yerin kapısında bekledi, sonra kapı kolunu yavaşça açtı. Işığın tam yansıdığı yerde duvarın dibine büzülmüş titreyen Mehmet’ti görünce saatlerdir baskı yapan midesi isyan etmeye başladı. Kendini zorlayıp yanına gitti.

“Haydi…” dedi.” Haydi, kalk çık buradan” kusmamak için kendini tutarak devam etti. “Hasan Hüseyin gelemeden git”

Mehmet’te ne bir ses ne bir soluk vardı. Gözleri ölü balık gibi bakıyordu.

“Haydi kalk oğlum, şimdi gelir. Senin için gelecek. Baban için kalk!”

Babasının adını duyunca bakışlarını Abdül Baki’ye çiviledi.  Babasının yüzüne nasıl bakacaktı. O babasının gururu olacaktı. Buradan çıksa ne diyecekti babasına. Bu saatten sonra hayatına nasıl devam edecekti. Gelecekten vazgeçmişti.

Ellerinin üzerine yüklendi diz çöktü. Bir elini duvara dayadı destek alıp ayağa kalktı. Abdül Bakiye bir şey söylemeden, yüzüne bakmadan küçük adımlarlar yürüdü. Abdül Baki arkasında kanı görünce “Bu adamın sınırı yok, devlet bunu nasıl affetti.” diye küfretti.  Midesinin baskısına daha fazla dayanamadı, içinde ne varsa kustu.

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner168

banner229

banner216

banner215

banner159

banner89